Çocuksunuz. Her dakika ne yapacağınıza kendiniz karar veremiyorsunuz. Sizi bir misafirliğe, birtakım büyükleri ziyarete falan götürüyorlar. Sokağa çıkma şansınız yok. Etrafta oynayacak, oyalanacak hiçbir şey yok. Arkadaş yok. Herkesin davranışlarından, hiç de size ait olmayan bir edeple orada öylece oturmak dışında seçeneğinizin bulunmadığını anlıyorsunuz. Değil “bu eziyet ne zaman bitecek,” diye sormanın, çaktırmadan annenizin eteğini çekiştirmenin bile ihtimal dışı olduğunu idrak etmişsiniz. Sizi oradan kurtarabilecek kimse yok. Pes etmiyor, annenizle bir daha, bir daha gözgöze gelmeye çalışıyorsunuz. Ve onun gözlerinin içine her baktığınızda “sus, şimdi geliyor terlik!” manasına gelen kaş göz işaretleriyle karşılaşıyorsunuz. Nasıl bir sıkıntıdır o... Hiç bitmeyecek sanırsınız. Ciddi ciddi korkarsınız bir daha sokakta top koşturamayacağınızdan. Evden çıkarken sıkı bir papara eşliğinde üstünüze geçirilen, hiç sevmediğiniz temiz pak kılığı paralamak istersiniz. Konuşulanları dinlemezsiniz, yine de o yapay nezaket havası içerisinde bazı söylenenler kulağınıza çalınır. Ve yapışır.
Bir daha nerede bunlara benzer birşeyler duysanız, aynı iç sıkıntısı ve hapsolma korkusunu yeniden yaşarsınız.
Yıllar geçer. Ergenlik fırtınalarının iki insan boyuna yükselttiği dalgalarla boğuşmaktasınızdır zaten. Tarihçi, coğrafyacı, birisi, ilk derse gelir. Sabah mahmurluğunu akşamüstüne kadar uzatmak istermiş gibi tekdüze konuşur durur. Öğle teneffüsüne daha çook vardır. Yazılı, sözlü, dolayısıyla kopyaydı şuydu buydu birtakım organizasyonlara girişmenizi gerektirecek hiçbir vesile yoktur. Okul kırmayı meşru kılacak gerekçe yoktur. Hoca öyle alçak sesle konuşmaktadır ki, sınıf da mayışmıştır. Ya da esip gürlemektedir, sınıf pısmış yere yapışmıştır. Dalga geçilecek ortam, zinhar yoktur. Olay, derseniz, galiba Osmanlı devrinde geçmektedir. O ders bitmez. Bitse de sizde yerinizden kalkacak hal kalmamıştır. Zil çaldığında, yan sınıftaki o kızı görmek için dışarı çıkmak bile zor gelir. Sıkıntı öyle bir buğu yaratmıştır ki, hiçbir şey net görünmez zaten ardında.
Hep çocukluğa ait sıkıntılı anılar geçiyor aklımdan. Tam tarif edemiyorum ama bu özel bir sıkıntı türüdür. Gücünü, tekrar yaşanacağının garanti oluşundan alır. Ve gelişini önleyemeyeceğinizi bilmenizden. Böylece çaresizlik duygusuyla da birleşir, kocaman olur.
CHP’nin Kemal Kılıçdaroğlu macerası hakkında yazayım diye oturmuştum...
Evet, çok sıkılıyorum. Günümüzün, dünyası kendinden ibaret insanlarından en sık duyduğumuz laf olduğu için nefret ettiğim “uf çok sıkıldım”ı süsleye bezeye yazı mevzuu haline getirmekten ötürü valla utanıyorum. Ancak elimden başka türlüsü gelmiyor. Kılıçdaroğlu, “Topbaş gitsin muhallebiyle uğraşsın, muhallebici dükkânı var ya!” cinsinden, kırk sene öncesinin politika üslûbuyla cin cin konuştukça göğsüm daralıyor. Ona cevap yetiştireceğim derken rakibi de Türk politikacısının seçim silahları sandığından, “İstanbul’da yolunu bulamaz, kaybolur,” gibi mukabil cinlikler çıkarıyor. Konu nedir? Şu: Türkiye nüfusunun beşte birinin yaşadığı, dünyanın sayılı metropollerinden birine kim belediye başkanı olacak? Kim daha cinse o. Kim daha hazırcevapsa, uyanıksa, ağzı laf yapıyorsa, apıştırıp yapıştırıyorsa, sonraki aşamada muhtemelen kodu mu oturtuyorsa... falan...
Niye hep yerimizde sayıyoruz? Saymaz da kazara birkaç adım ileri gidersek niye derhal telâş içerisinde geri koşuyoruz? Kılıçdaroğlu ne umuyor o şekilde konuşmaktan? Daha iyi laf geçirirse seçimi mi kazanacak? Sarıldığı silahlardan, dünyaya bakınca ne kadarını görebildiğini anlayabiliyoruz. Niçin iktidar partisine karşı ortalıktaki tek seçenek böyle biridir?
Dürüstmüş. Ya, evet. Zaten kendisi Kürtlere uygulanan sistematik zulme karşı dosyalı çıkışlarıyla tanınmıştır. Ayrıyeten tam üç yüz yetmiş sekiz işkence olayını belgelemiştir. Azınlık vakıfları konusunda da partisinin ırkçı çizgisini ortayerinden kâğıt makasıyla kesmiştir... Sözü geçen şahıs Deniz Baykal’ın partisinde yahu! Demokrasi yönünde hangi adım atılsa atanın bacağını kesmeye kalkan bir liderin kılıcı olmuş.
“Kılıç öyle olmaz beyim! Kör kılıç bunlarınki, kör kılıç!”
“29 Mart’ta göreceğiz, kör mü keskin mi? Sizin dilinizi kesecek o kılıç!”
Filan işte... Aman ne marifetler!
İnsan yolsuzluk belgeledi diye İstanbul’a belediye başkanı olmaya kalkar mı ya! “O gitsin de muhallebi yapsın” çiğlikleri dışında bize sunabileceği bir şeyi olsa söylerdi herhalde.
CHP giderek öfke bile uyandıramaz hale geliyor. Sadece sıkıcı.
|