Çocuksunuz. Her dakika ne yapacağınıza kendiniz karar veremiyorsunuz. Sizi bir misafirliğe, birtakım büyükleri ziyarete falan götürüyorlar. Sokağa çıkma şansınız yok. Etrafta oynayacak, oyalanacak hiçbir şey yok. Arkadaş yok. Herkesin davranışlarından, hiç de size ait olmayan bir edeple orada öylece oturmak dışında seçeneğinizin bulunmadığını anlıyorsunuz. Değil “bu eziyet ne zaman bitecek,” diye sormanın, çaktırmadan annenizin eteğini çekiştirmenin bile ihtimal dışı olduğunu idrak etmişsiniz. Sizi oradan kurtarabilecek kimse yok. Pes etmiyor, annenizle bir daha, bir daha gözgöze gelmeye çalışıyorsunuz. Ve onun gözlerinin içine her baktığınızda “sus, şimdi geliyor terlik!” manasına gelen kaş göz işaretleriyle karşılaşıyorsunuz. Nasıl bir sıkıntıdır o... Hiç bitmeyecek sanırsınız. Ciddi ciddi korkarsınız bir daha sokakta top koşturamayacağınızdan. Evden çıkarken sıkı bir papara eşliğinde üstünüze geçirilen, hiç sevmediğiniz temiz pak kılığı paralamak istersiniz. Konuşulanları dinlemezsiniz, yine de o yapay nezaket havası içerisinde bazı söylenenler kulağınıza çalınır. Ve yapışır.
Bir daha nerede bunlara benzer birşeyler duysanız, aynı iç sıkıntısı ve hapsolma korkusunu yeniden yaşarsınız.
Yıllar geçer. Ergenlik fırtınalarının iki insan boyuna yükselttiği dalgalarla boğuşmaktasınızdır zaten. Tarihçi, coğrafyacı, birisi, ilk derse gelir. Sabah mahmurluğunu akşamüstüne kadar uzatmak istermiş gibi tekdüze konuşur durur. Öğle teneffüsüne daha çook vardır. Yazılı, sözlü, dolayısıyla kopyaydı şuydu buydu birtakım organizasyonlara girişmenizi gerektirecek hiçbir vesile yoktur.
Yazının devamını okumak için tıklayın.