Devleti kurduktan 57 yıl sonra, bir türlü buna uygun şekilde hizaya gelemeyen millete atılan en büyük dayağın yıldönümü bugün. Ama biz sudan selden sözetmek zorundayız. Geçenlerde size, bizim devletin gerçek yüzünü poliste, işkencede vs. değil, deprem sırasında açıkça görebildiğimi anlatmıştım kısaca. 32 (medyamız sayesinde bu sayıdan bile emin olamıyoruz) insanın yok yere hayatını kaybettiği sel felaketinin ardından tekrarlamak isterim: “Doğal afet” denen şeyin Türkiye’deki yaşanma tarzı, devletimizin kuruluş ve işleyiş mantığını ele verir, devlet-toplum ilişkisinin özünü açığa vurur. Öte yandan, sınıfsızlığı, kaynaşmışlığı ya da din kardeşliği ya da millet bütünlüğü durmadan vurgulanan toplumumuzun ikiyüzlülüğünü ortaya çıkarır. Ve, solculuktan, işçi sınıfından bahsedilmesine tahammül edemeyen muhafazakâr demokratların hoşuna gitmeyecek ama, kapitalizmin nasıl düpedüz vahşete, acımasızlığa, umursamazlığa dayalı bir insan davranışı ve toplum hayatı yarattığını bir defa daha kanıtlar.
Doğal afetlerin, bunlara bağlı can kayıplarının önlenmesi ve yıkımın giderilmesi alanlarında bizdeki devlet örgütlenmesinin kuruluş ilkesini anlamak için, devletin sahip olduğu savaş uçaklarının sayısıyla yangın söndürme uçaklarının sayısını karşılaştırmak yeter. Tabiî bir savaş uçağı parasıyla kaç yangın söndürme uçağı alınabileceğini de hesaba katarak.
Aslında toplumun kendi kendini yerinden yönettiği bir kurum olması gerekirken bizdeki yapı icabı devletin bir parçası sayılan belediyelerin faaliyetinde esas güdü ve hedef, devletinki gibi tahakküm değildir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.