Fena halde kravatlı, çok ceketlisiniz. Hepimiz bize düşman olduğunuzu sanıyoruz ama siz aslında fair play düşmanısınız. Oyunun kuralı olacak, herkes buna uyacak diye ödünüz patlıyor. O yola ayrıcalıklı olmak için girdiniz, sonunda oldunuz. Sizi dehşete düşüren kelime, eşitliktir.
Tarafınızı baştan seçmişsiniz, gözünüz kimseyi görmez. Bizi görmezsiniz, doğal, çünkü çok yukarılardan bakıyorsunuz; haliyle çok minik kalıyoruz. Siz “siz” oluyorsunuz, biz “sen” kalıyoruz. Bir sürü kara noktayız, kıpır kıpır, fuzuli, tehlikeli.
Hüneriniz, rakamlarla harfleri kâh öyle kâh böyle yanyana getirerek oynadığınız kalem kırma oyununda ortaya çıkıyor. Aramızdan bazılarını seçip teker teker ezebiliyorsunuz. Bakışlarınız o noktacıklardan birine yöneldi mi, hedefe kilitleniyor. Çekip alıveriyorsunuz ötekilerin arasından. Damgalayıp atıyorsunuz ortayere. Sonra birileri onun hakkından geliyor. Ağızlarından salyalar akarak bekliyorlar, siz idam emrini imzaladığınızda, gelip işini görüyorlar.
Her sabah yeniden parlayan ayakkabılarınızla topumuzu aynı anda ezdiğiniz de olmuyor değil. Böyle anlarda, bedenimizle birlikte onurumuz da patlayıp sağa sola saçılır ve başkalarının parçalarına karışırken, adalet duygusuna daha bir yaklaştığımızı hissediyoruz.
Koca insanlık bula bula bir terazi edinebilmiş, beraber yaşayabilmek için. Sizin elinizde silaha dönüşüyor. Dağbaşındayız. Ormandayız. Güçlü zayıfı eziyor. Siz zayıfın başına geçiriyorsunuz teraziyi. Çoktan parçalarına ayırdınız o zavallı aleti. Kamalar, bıçaklar, baltalar yaptınız parçalarından. Hayatlar kararttınız, gelecekler söndürdünüz, onurlar çiğnediniz. İki büklüm ettiniz hepimizi.
Ama siz, ellerinde sahici silahlarla tepemize dikilenlere yaltaklandığınız törenler dışında, hiç eğilmediniz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.