Düğüm olduk. Bu yolla, bu halimiz tavrımızla çözemeyiz. Dost bildiğimiz insanlar bize yenir yutulur cinsten olmayan laflar ediyor; biz de onlara. Karşılıklı, şer güçlere hizmet etmekle, katillere arka çıkmakla suçluyoruz birbirimizi. Sonra dönüp normal hayatımızı sürdürmeye çabalıyoruz.
Evden dışarı adım attığımız anda, mâlûm mevzu etrafında cepheleşip birbirimizi gırtlaklama provalarına giriştiğimiz sonuçsuz kapışmaların ortasında buluyoruz kendimizi. Siyasî tartışma yapılmayan nişan-düğün bile kalmayacak bu gidişle.
“Bu memlekette bizim hayatımız ne zaman sahiden normal oldu ki?” Doğru. Ama hiç bu kadar anormal de olmamıştı. Saflar tutulup bıçakların bilenmeyişi, şarjörlere mermi sürülmeyişi, henüz kendimizi bütünüyle kaybetmediğimizden. Belki de, kısa zaman öncesine kadar gündelik hayatı paylaşan insanların giderek daha az görüşür konuşur hale gelişinden.
Ergenekon’a “inanmayı-inanmamayı” tartışıyoruz. Aydınlanma, çağdaşlaşma, akıl vs. palavralarının onlarca yılda bizi getirdiği bilinç seviyesi bu.
PKK’liyse öldür, KCK’lıysa toplu halde içeri at, siyasetçiyse kelepçe tak, toplama kampı dizaynı sıraya diz, veletse örgüt üyeliğinden on sene hapis cezasıyla ez başını... Açılım açılım diyerek Kürt meselesinde geldiğimiz aşama bu. Dostluk kıran tartışmalarda, bizzat bu yarayı açmış bıçaklar çözüm aleti diye ortaya sürülebiliyor.
Kafes ve Balyoz planlarından sonra hepten çıkmaza girdik. Çünkü hem bunların varlığı o kadar kolay inkâr edilemiyor hem her iki tasarım (ve muhtemelen kısmî uygulama), herkesi tavrını netleştirmek zorunda bırakıyor. “Darbe yoktur”cular zaten büyük ölçüde “varsa da iyidir” hattına ilerledi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.