Tacikistan dünyanın en yüksek bayrak direğini yaptırmış. Böylelikle Guinness rekorlar kitabında, amuda kalkmışken sol serçe parmağıyla en çok pizza çevirebilen adamın, üzeri arılarla kaplıyken kum havuzunda geri geri 200 metre engelli koşan kadının yanında yerini almış. Aferin.
Haberi derin bir hayal kırıklığı içinde okudum. Sanırım Bodrum Yarımadası’ndan başlayan, büyükşehirlere yayılan, ordu icadı bir seferberlikle her tarafa dev bayraklar dikmemiz, demek işe yaramadı. Oysa militaristi, beyaz Türk’ü, milliyetçi Müslüman’ı, kimse geri kalmamıştı yeri madenî direkler, göğü al bayraklarla donatmaktan.
Gerçi bunların hiç işe yaramadığını iddia edemeyiz. Meselâ ben bazen yolda yürürken “acaba hangi ülkedeyim?” diye tereddüde düşüyor, hemen etrafa bakınıyor, bu alametlerden birini görünce Türkiye’de olduğuma hükmediyordum. Sadece dev direklerde Türk bayrağı asılı olduğu için değil. Ülkenin kendisine ait olduğunu bizzat kendine kanıtlamak uğruna bunca gayret sarf eden, bizden başkası olamayacağı için.
Dev bayraklara bir nevi, turistik şehir planındaki “you are here” noktası muamelesi yaparak huzur bulabilirdim belki. Ama en olmayacak yerlerde gördüğüm her dev bayrak, bana milletçe sahip olduğumuz bilumum kompleksleri, içinden çıkamadığımız kimlik bunalımlarımızı, velhâsıl bütün patolojik sorunlarımızı hatırlatıyordu.
Diyeceğim o ki, rekor peşinde değildim yani. Tacikistan’ın bu payeye erişmesine de şaşırmadım. Böyle işlerle, yöneticileri bizimkiler gibi, Tacikistan’ınkiler gibi olan ülkeler uğraşır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.