Birkaç yıl önce, sipariş üzerine, Çin mallarının Türkiye tekstil sanayiine olumsuz etkisini konu alan bir belgesel yapmıştım. Otuz kadar işyeri dolaştık. Kocaman fabrikalara da gittik, mahalle arası atelyelerine de. Gittiğimiz bazı tesisler tamamen durmuştu, koca koca makinelerin üstü naylonlarla örtülmüştü. Bazı yerlerde de işçi sayısının ne kadar düşürüldüğünü boşluklardan hemen anlayabiliyordunuz.
Patronlar yaşanan darlıklardan ucuz Çin mallarının piyasaya girişini sorumlu tutuyordu.
Küçük ölçekli iş yapanlar sahiden çaresiz görünüyordu, çünkü feragat edebilecekleri muazzam kârları yoktu.
Sabahın erken saatlerinden akşama kadar yıpratıcı, bıktırıcı işlerini otomatikleşmiş bir şekilde sürdürmek zorunda olan, bunun karşılığında ayda bilemediniz 500-600 lira alan, baştan kaybettikleri bir oyuna katıldıklarını hisseden işçilerin yüzündeki umutsuz ifade, bir anda işsiz kalabileceklerini bilmelerinden doğan ürküntüyle ağırlaşmıştı. Hayat dolu genç genç kızlar, oğlanlar... Bir kısmı dünyaca ünlü markalara üretim yapan atelyelerde, yaşamadan yaşlanıyorlardı.
Küçük atelye patronlarının çoğu işçilikten gelmeydi. Bol para kazanmayı düşünecek halleri kalmamıştı. Çarkı döndürmeye çabalıyorlardı. Belki ilk defa, sadece işçilerle değil atelye sahipleriyle de duygudaşlık kurabildiğim, tuhaf bir tecrübeydi.
Daha büyük çapta üretim yapan, daha gösterişli ve modern tesislerde hem işçilerle hem patronlarla duygudaşlık imkânsızdı haliyle. Çünkü bu iş batsa bile patronun kendini bir şekilde kurtarabileceğini hissedebiliyordunuz.
Nitekim ağırlıkla yurt dışına üretim yapan orta büyüklükteki atelyelerden birinde görüştüğümüz işyeri sahibi, “Böyle giderse biz de fabrikaları Çin’e taşırız,” dedi, inanılmaz bir soğukkanlılıkla.
Çünkü işverenlere göre Çin’le rekabet edilemeyişinin esas nedeni oradaki işçi ücretlerinin bizimkilere göre müthiş düşük oluşuydu. Bunun yarattığı maliyet farkı aşılamıyordu.
O bunları söylerken ben, konuştuğumuz mekânı üretim bölümünden ayıran camdan işçileri izliyordum. Onlara atelyenin kapanacağı haberinin verildiği ânı zihnimde canlandırmaya çabalıyordum.
Ve tabiî patronun bu haberi muhtemelen bir yönetici aracılığıyla duyurduktan sonra nasıl, hiçbir şeyi eksilmeden, hattâ belki eskisinden çok kazanarak hayatına devam edeceğini.
Önceki gün gazeteler, Güler Sabancı’nın gazetecilerle sohbet toplantısında söylediklerini haberleştirirken, AB ile görüşmeleri yürütecek başmüzakerecinin değişmesi önerisini öne çıkardılar. Bu yüzden, Zaman gazetesinde “Sendikalar bıktırdı, Lassa Mısır’a taşınıyor” başlığını gördüğümde bunu bu haberle ilişkilendirmedim. Sonra bir baktım, Güler Sabancı haberiymiş.
Zaman gazetesi habere bu başlığı uygun görmüştü: “Sendikalar bıktırdı...”
Haberin girişi de şöyleydi: “Sendikaların ekonomik gerçeklerle bağdaşmayan taleplerinden bunaldıklarını belirten Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, Lassa’nın da üreticisi konumundaki Brisa’nın İzmit’teki fabrikasını Mısır’a taşıyacaklarını söyledi. ‘Lastikte yüksek işçilik maliyetleri sebebiyle toplam maliyetler yükseldi. Çok güçlü bir sendika var ve maaş konusunda ilginç bir sistem geliştirilmiş,’ diyen Sabancı’ya göre Türkiye, işçilik maliyetinde Almanya’yı bile geride bıraktı.”
Güler Sabancı’ya ne diyeyim; o kapitalist; işçinin gözünün yaşına mı bakacak? Lastik fabrikasında çalışan işçiler kimbilir nasıl bir bolluk içinde yüzüyorlardır...
Peki, Zaman gazetesi niye emeğiyle çalışanın rızkına göz dikmiş?
Memleketimizde muhafazakârların işçi-emekçi düşmanı olması neredeyse gelenekleşmiştir. Ama büyük patronun kendi holding bülteninde bile daha dikkatli ifadelerle verilmesini tercih edeceği bir haberi “bıktırdılar” haykırışlarıyla sendikalara yönelik iddianameye dönüştürmelerinde patolojik bir taraf yok mu?
Tabiî, Sabancı taşısın fabrikasını, kendini kurtarsın. Bir okul mokul daha yaptırırlar, onları yine çok severiz. İşsiz ordusunun varlığıyla bütün çalışanları sürekli tehdit etmek ve angaryaya zorlamak yetmedi. Sendikasızlaştırma operasyonları yetmedi. Anlaşılan 1 Mayıs şiddeti de yüreklerini soğutmamış. E, hükümete yakınsınız, yasaklatıverin sendikacılığı!
Hem bu konuda askeriye ile AKP pek güzel anlaşır, özlenen ve beklenen “uzlaşma” da olur...