Henüz ısıtmasa da, ışığının açısıyla, rengiyle, cilvesiyle “bahar geldi” diyor güneş. Burada, Kadıköy rıhtımında, giderek daha geç inmeye başlayan akşamın yavaşça pembeleştirdiği berrak mart göğünün altında, tam karşımdaki güzelim yarımadanın kadim siluetine bakarak yazarken, o günlerin Khalkedon’unu hayal etmekte zorlanıyorum. Öyle ya, Bizans’tan on yedi, İsa’dan 685 yıl önce kurulmuş bir “köy” burası. Benim hayalinin peşine düştüğüm geçmiş ise biraz daha yakın...
Khalkedon’un bin yaşını çoktan devirdiği bir zamana dönebilmeyi istiyorum ben; bundan tam 1559 yıl öncesinde, yine böyle kışla bahar arasında bir akşamüstü, burada, rıhtımda, bugün durduğum yerde durup batıya, sulara gömülmeye hazırlanan güneşe doğru baksam, ne hissederdim acaba?
Güzelim yarımadanın siluetine bakmak, Ayasofya’ya kavuşmasına daha seksen altı, Topkapı Sarayı için karnının kazılmaya başlamasına 1014, Sultan Birinci Ahmet’in altı minareli hediyesiyle taçlanmasına ise 1165 yıl kala, bana yine “tarih”i düşündürtür müydü dersiniz?
Bilmiyorum.
Ama bugün burada, bu rıhtımda derin bir tarihi hissetmeden; o tarihin çürümüş ağaç, paslı demir, toprağa karışmış et ve istisnasız bütün yüzeylere sinmiş kesif toz kokusunu solumadan durup karşıya bakmak imkânsız...
Ve İsa’dan sonra 451’de, yani Osmanoğullarının nefesinin Khalkedon’un havasına karışmasından bin yıl kadar önce, tam da benim durduğum yerde duran birilerinin verdiği o tarihî kararı, bugün hâlâ içine sindiremeyen bir devlete tâbi olma halimizin olsa olsa tarihî bir şaka olabileceğini mırıldanıyorum kendi kendime.
Evet, tarihî bir şaka!
Tam 1559 yıl önce, Doğu Roma İmparatorluğu zamanında Khalkedon’da toplanan piskoposlar konseyinin, seksen yedi yıllık anlı şanlı cumhuriyetimizin canını bu denli sıkmasına gel de gülme!
Komik bir devletimiz var bizim.
Yazının devamını okumak için tıklayın.