Otuz yıl önce, New York’ta, bir Aralık gecesi, sırtına saplanan dört kurşunla dünyamızı vakitsiz terk etse de, sakin ama sorgulayan sedası kubbemizde baki kalan Liverpoollu o işçi çocuğunun, her halkı, her bireyi askerlikten soğutabilecek o şarkısını dinliyorum şimdi. “I don’t wanna be a soldier, mama, I don’t wanna die” diyor John Lennon. Bir “vicdani ret” çağrısı değil bu; daha eksik, daha temel, daha kuvvetli bir yakarış.
“Asker olmak istemiyorum anne, ölmek istemiyorum” diyen her çocuk, illaki “susmayı reddeden” bir vicdana sahip olduğu için değil zira; “insan” olduğu için bile değil hatta, bizatihi canlı olduğu için de, direnmiyor mu aslında? “Ölmek istemiyorum anne,” içgüdüsel bir yakarış değil mi her şeyden önce; kuvvetini asıl buradan almıyor mu?
Zaten her Türk de aslında asker doğmuyor, öyle değil mi? Her insan gibi, her canlı gibi, her Türk de içinde “Ölmek istemiyorum” diyen bir sesle doğuyor; “Asker olmak istemiyorum” itirafıyla aynı cümlede buluşmaya ziyadesiyle meyyal bir ses bu.
“Her Türk” asker doğmuyor ama her gün “bir Türk,” asker olduğu için ölüyor bu memlekette. Savaştan, söz ediyorum, evet. Ama cepheden söz etmiyorum; çatışmadan, operasyondan, baskından, hatta pusudan bile söz etmiyorum.
Kışladan ölüm haberleri geliyor her gün. Kalpleri ne söylerse söylesin, gururlarının sesi daha yüksek çıktığından belki, anneleriyle “Beni merak etme; çabucak döneceğim” diye vedalaşıp, birliğine teslim olurken daha, tezkere için gün saymaya başlamış çocuklar ölüyor her gün.
Yazının devamını okumak için tıklayın.