İnsanın kalbini sıkıştıran bir memleketimiz var. Bunu hem güzelliğiyle yapıyor, hem acılarıyla.
Hatta bazen ikisi öyle iç içe geçiyor ki nefesinizi zorlayanın, gözlerinizi nemlendirenin hangisi olduğunu tam anlayamıyorsunuz.
Hayatın sevinciyle hüznünü aynı anda, aynı kuvvette hissedebiliyor; bitmek bilmeyen haksızlıklarına karşı öfkeniz içinizden taşarken bir yandan da her-dem ümit ve heyecan veren dokusuna, hareketine, renklerine bağlanıveriyorsunuz.
2008 ağustosunda, İstanbul’da, vicdan sahibi olmaya çalışan bir gazete çıkartmak bu duygu bileşkesini sürekli yaşamak anlamına geliyor.
Daha birkaç saat önce, Kandilli’de bir çay bahçesinde, Taraf yazıişleri olarak, yalnız yüzen bir denizanası ve bir ördekle yan masadakilerin attığı ekmek parçasına üşüşen onlarca uskumruya bakıp menemen yiyerek gülüşüyorduk.
Yalılar, köprü, Boğaz’ın çağrısına direnmeyen iki genç adamın kulaçları, karşı kıyı ve her şeyle, hepimizle elim sende oynayan güneşli esinti insanın kalbini sıkıştıracak kadar güzeldi.
Sonra gazeteye dönüp, Sultanahmet’ten Haydarpaşa’ya uzanan o güzelim manzaraya bakarak birinci sayfayı planlamaya başladık.
Bu sabah evinize gelecek, bakkaldan alacağınız, belki vapurda, otobüste okuyacağınız, belki işyerinde ya da kahvede karıştıracağınız gazetenin size “günaydın” diyecek ön yüzüne yine cinayet, yine cenaze, yine çete haberleri koyarken yine kalbimiz sıkıştı.
***
İnsanı, derin dertleri ve muazzam vaatleriyle aynı anda ve aynı kuvvette sarmalayıveren bu ülkenin, dertlerini hafifletip vaatlerini hayata geçirmesinin önünü açacak yol demokrasiden, refahtan, hukuktan geçiyor.
O yolun tarifini ise en somut haliyle Avrupa Birliği’nde buluyoruz.
Avrupa Birliği’ne doğru yürümek demokratik, müreffeh bir hukuk devleti olma yönünde ilerlemekle eş anlamlı.
2008 ağustosunda Türkiye’yi yönetenler, bu ülkelerin acılarını dindirip heveslerini gerçek kılmak istiyorlarsa eğer, yeni bir heyecan ve kararlılıkla bu yürüyüşü sürdürmek zorundalar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.