Biz ona “şeftali” derdik.
Alaycı, aşağılayıcı bir lakap değildi bu.
Arkadaşça bir takılmaydı.
Küçük bir gazete bürosunda, çoğu 20’li 30’lu yaşlarda olan ve kikirdemeyi pek seven muhabirlerin kikirdeme vesilelerinden biriydi.
O, büronun”şef-tali”siydi, yani İstihbarat Şef Yardımcısı.
1980’lerin sonundan, Hasan Cemal’in Genel Yayın Yönetmeni olduğu
Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’ndan söz ediyorum.
Ankara Temsilcisi Ahmet Tan’la İstihbarat Şefi Vecdi Seviğ’in yönettiği büroda, bugün aktif gazeteciliği sürdüren Bilal Çetin, Semih İdiz, Faruk Bildirici, Ümit Aslanbay, Hakan Aygün gibi dönemin “genç” muhabirleri çalışıyordu.
Ben 21 yaşındayken, diplomasi muhabiri olarak katılmıştım onlara.
Bugün Ergenekon sanığı olan Tuncay Özkan da 22-23 yaşlarındaydı ve siyasi muhabirlerden biriydi.
Büronun “şef-tali”si ise Ergenekon tutuklusu Mustafa Balbay’dı.
* * * Balbay’ın her bir satırı gazetecilik açısından da, askerlik açısından da bir ibret belgesi olan günlüklerini okurken utanç ve öfke de duydum ama daha ziyade derin bir hüzün kapladı içimi.
Yıllardır görüşmedik ve fikirlerimiz bugün birbirinden alabildiğine uzak ama günlüklerini okuyuncaya dek, Balbay yine de Balbay’dı benim için...
Eski bir arkadaşım, aynı büroda defalarca birlikte sabahladığım bir meslektaşım, bazen saatlerce haber tartıştığım çalışkan “şef-tali”mizdi.
Balbay’ın muhtemel Ergenekon bağlantısını öğrenmek üzücüydü; sorgulandığını, ikinci gözaltısında tutuklandığını, Ergenekon sanığı olarak yargılanacağını bilmek üzücüydü.
Yaşananları “bir gazeteciye yapılan haksızlık” olarak algılamıyordum; hayır.
Ergenekon zanlısı gazetecileri “zanlı” durumuna düşüren, “gazetecilik” yapmaları değil, “gazeteciliğe aykırı” bir faaliyette bulundukları iddiasıydı zira.
Tekrarlamakta yarar var.
Ergenekon zanlısı gazeteciler, haberleri, yorumları nedeniyle “zanlı” durumuna düşmediler.
Ama bence daha kötüsü; “gazetecilikten öte” ya da “gazetecilik dışı” bir şey yapmış olmaları da değil sorun.
Yazının devamını okumak için tıklayın.