* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil,
EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
***
Ne kadar çok şey hatırlamak istiyorsan o kadar büyük bir saray yapacaksın kendine. Bir harem kuracaksın; bir de selâmlık. Sofalar, divanlar, büyük salonlar, o salonları birbirine bağlayan uzun koridorlar, kuleler, mahzenler, koğuşlar ve köşkler tasarlayacaksın; kabul yerin ayrı olacak, yatma yerin ayrı; mahrem işlerinin her biri için küçük bir odan; kütüphanendeki rafların, bölmelerin, dolapların ve çekmecelerin sayısını, sırasını bileceksin; mahzenleri neyle, ne kadar dolduracağına sen karar vereceksin, ne kadar çok şey hatırlamak istiyorsan o kadar çok şey biriktirecek, o kadar büyük bir saray kuracak, o sarayı o kadar geniş bir bahçenin ortasına oturtacaksın.
Dört yüz yıl önce böyle diyordu İtalyan papaz Matteo Ricci. Çin’deki ilk Cizvit misyonunu kuran oydu; Konfüçyüs’ü Batı dillerine ilk kez çeviren de... Geçmişlerinden bugünlerine düz bir çizgi çekmekte zorlanan, hayallerini hatıralarından daha çok seven bulut hafızalı Doğululara bir Batılı gibi hatırlamayı öğretiyordu: Bir saray yapacaksın kendine ve hatırlamak istediğin her sözü, her yüzü, her bilgiyi, her ânı o sarayın bir köşesine yerleştireceksin. Hafızanın mimarisine sen karar vereceksin, hatıralarının düzenini sen kuracaksın. Kendi geçmişinin kâhyâsı olacaksın.
Sende ne kalırsa keskinleşiyor James Spencer, 1984’te yayımlanan
The Memory Palace of Matteo Ricci (Matteo Ricci’nin Hafıza Sarayı) kitabında, kısaca “loci yöntemi” olarak bilinen bu hatırlama tekniğini anlatır. Loci, yani locus’un çoğulu, yani yerler...
Hafızanın bir “yerler” bütünü olarak tasarlanmasına dayanır bu yöntem. Bir binayı ya da bir sokağı ya da eğer kendine güveniyorsan bütün bir kasabayı her köşesiyle ezberlersin önce; sonra da o köşelerin her birine bir şey yerleştirirsin. Zaman mekâna dönüşür böylece; o şeyi hatırlamak için geçmişe değil, onu bıraktığın yere dönersin.
Spencer’ın kitabını yıllar önce okuduğumda, hafıza sarayımın geniş avlularında bir sultan gibi kendimden emin dolaşma fikrini çok sevmiştim. Sonra büyüdüm ve hatıralarım çoğaldıkça, hayallerimi onlardan daha çok sevdiğime karar verip sarayıma eskisi kadar ihtimam göstermez oldum. Geçenlerde, Tony Judt’ın sözlerini okurken yıllar sonra ilk kez Matteo Ricci’yi düşündüm yine:
“Büyük kapıdan giriyorum, sola dönüyorum, bir oda var, duvarlarında raflar, ortada masalar. O odadaki her yüzeye bir fikir bırakıyorum. Oda tamamen dolunca çıkıp bir başka odaya yöneliyorum. Makalelerimi böyle kafamdaki evde gezinerek yazıyorum artık, konferanslarımı böyle planlıyorum.” Judt, her hafta Amerikan akademik âleminden haberler veren
The Chronicle of Higher Education gazetesinin son sayısında anlatıyordu bunları. Batılı sol entelektüel camianın en keskin kalemlerinden, ünlü bir polemikçi ve aykırı bir tarihçi olan Judt, “loci yöntemi”nin işe yaradığını altmış yaşından sonra keşfetmek zorunda kalmıştı:
“Diğer bütün yetilerini yitirip yegâne bir yetiyle yetinmek zorunda olduğunda, o yetinin nasıl keskinleşebileceğini teorik olarak biliyordum, tabii.
Yazının devamını okumak için tıklayın.