Mart sabahlarının her an soğuğa kayabilen serinliği, çok geçmeden sıcak esmeye başlayacağını hissettiren ılık bir rüzgâra bırakıyor yerini ve İstanbul’da, aylardır yüzünü pek nadir gösteren güneş ağız dolusu gülerken, iki durup bir akan trafiği ancak içlerinde kaybolarak unutabildiğim gazetelerden başımı kaldırıp toprağa, ağaçlara, denize, insanlara baktıkça artık iyice anlıyorum ki, filizleriyle, tomurcuklarıyla, kendine özgü renkleri ve kokusuyla geliyor bahar.
İçim ışıyor.
Üstelik sadece etrafa bakarken değil.
Baharın işaretleri elimdeki gazetelerde de var.
Taraf’ın tek kelimelik manşetinde, mesela:
KÜRDİSTAN...
Yok edemeyince yok saymayı seçtiği
Kürt kimliğini hatırlatan isimlerden korkmakla kendisini komik duruma düşüren ve eğer yok etme çabasının içerdiği onca zulmü bir an için bile unutabilsek bu korkaklığıyla hepimizi kahkahalarla güldürebilecek olan devletimizin nihayet “Kürdistan” diyebilmesi bir bahar müjdesi değil mi sizce?
Ya Taraf’ın “Kuyudan albay çıktı” sürmanşeti?
Kürtlerin, kendilerini bu devletin “ikinci sınıf” vatandaşı, bu toprakların “üvey evladı” gibi hissetmesinin ve çeyrek yüzyıldır bu memleketi kavuran ateşin sönmemesinin baş sorumlusu sayılabilecek kanlı, karanlık JİTEM örgütünün önemli ismi, Kayseri Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz’ün nihayet sorgulanması az şey mi?
1993-1996 döneminde Cizre ve çevresinde işlenen ‘faili meşhur’ cinayetlerden haberli ve sorumlu olduğu daha önce defalarca iddia edilmiş bir komutanın şimdi bu iddiaya yargı önünde cevap vermeye çağrılması bir tür bahar müjdesi değil mi?
Bu sorgunun ardında onca ölüm olduğunu bilmesek; kuyularda kemik arayan bir memleket olmasak; o kemikler benim oğlumun, benim ağabeyimin, benim kocamın kemikleri mi diye bekleşen yüzlerce aileyi unutabilsek devletimizin nihayet adaleti arıyor olması en azından bir tebessüm kondurmaz mıydı yüzümüze?
***
Cumhuriyet’in topluma reva gördükleri, belki de daha yıllar yılı her tebessümü biraz acı,her kahkahayı biraz buruk kılacak bu ülkede ama bu günlerde umutlu olmak için yıllardır olmadığı kadar çok sebebimiz var.
Bu sebepleri bugünkü birinci sayfamızda da bulacaksınız.
Eski Cizre Belediye Başkanı Korucubaşı Kamil Atak’ın “faili meşhur” bağlantıları nedeniyle tutuklandığını okuyacaksınız örneğin.
Sürmanşette önceki gün “Kürdistan” diyerek tek kelimelik bir devrim gerçekleştiren Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, bu kez “Af” fikrine kapıyı kapatmadığını öğreneceksiniz.
Okuyacak ve belki siz de benim gibi, “Bu bahar memlekete gerçekten bahar gelebilir” diye ümitleneceksiniz.
***
Bu bahar gerçekten bahar gelebilir; bu bahar gerçekten savaş bitebilir.
Yeter ki, Ankara “af” konusunda ayak sürümesin.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “Şu an için bir düşüncemiz, bir tasarrufumuz” yok diyor ama o da çok iyi biliyor ki, PKK’nın Kandil Dağı’ndan inip silahlarını teslim etmesinin zeminini sağlayacak en önemli adım “af.”
20 martta bu sütunlardaki “Af barışın anahtarıdır” başlıklı makalede de vurgulamaya çalıştım; tekrar yazıyorum.
Eyleme karışmamış PKK mensuplarının, silahsızlandıktan sonra herhangi bir kovuşturmaya uğramaksızın evlerine dönebileceklerini bilmeleri gerekiyor.
Ancak, onlara “Gidin evinizde oturun” demek de yeterli olmayacak.
Barışın başarılı olması için, PKK’lıların toplumsal hayata karışabileceklerini, bir işte çalışabileceklerini ve dilerlerse siyaset yapabileceklerini de bilmeleri gerek.
Velhasıl, bir “sicil affı” gerek.
Dağdakilere bu olanağın tanınması, “örgüt mensubu” olmak suçundan halen cezaevlerindeki binlerce mahkûmun da salıverilmesini gündeme getirecektir.
Ankara bunu da yapabilmeli...
Devlet, nisan sonunda Erbil’de toplanması planlanan Kürt Konferansı’nın PKK’ya yapacağı silahsızlanma çağrısının karşılığını bulmasını istiyorsa ya “af” kelimesinden korkmaktan vazgeçmeli...
Ya da bazı radikal Kürtlerin de “Kim kimi affedecekmiş” diye karşı çıktığı bu kelimenin yerine bir başkasını koymalı ve adına ne derse desin, kapsamlı, gerçekçi ve barışı garantileyecek yeni bir “eve dönüş” düzenlemesi yapabilmeli.
***
Cumhurbaşkanı Gül’ün, kırk dakikası başbaşa olmak üzere toplam bir saat on dakika görüştüğü Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani’yle “af” olasılığını da konuştuğunu sanıyorum.
Görüşmeden sonra Barzani’nin “affın çözüme çok yardımcı olacağı” şeklindeki sözlerine karşılık Gül’ün “Af bizim işimiz, başkasıyla konuşmam” demesi bence haklı bir çıkış.
Af, gerçekten de Türkiye’nin işi, Türkiye’nin sorumluluğu ve eğer barışı istiyorsa, Türkiye’nin görevi.
Türkiye’nin “af” düzenlemesini başkası istediği için yapıyor durumuna düşmemesi mümkün.
Seçimden sonra elini çabuk tutup işleyecek bir “eve dönüş” düzenlemesinin hukuki altyapısını hazırlayan bir Ankara, Kürt Konferansı’nın “Af çıkart” çağrısı üzerine harekete geçen bir Ankara olmaktan kendini kurtarabilir.
Doğrusu da budur.
İçimden bir ses, Ankara’nın bu bahar “doğru” davranabileceğini söylüyor bana.
Ve eğer Ankara “doğru” davranırsa, bu bahar baharın gerçekten geleceğini biliyorum.
|