Yüksek Askerî Şûra’da, vesayet teamülü nihayet bozuldu; “generaller listeyi getirir, siviller de onaylar” diye özetlenebilecek o malûm “kanunsuz kural” yerine bu kez “kanun” uygulandı. Sivil-asker ilişkilerinin demokrasiye uyum sağlaması açısından aslında “küçük” ama kesinlikle küçümsenmemesi gereken bir adım bu…
Öyle ya, dün bir gazetenin okuru güldürmek istercesine attığı o komik manşette, “liberal demokrasi manifestosu” yayınlamakla “itham” edilen ana muhalefet liderinin bile “Aman siyaset, terfilere karışmasın” diyebildiği bir ülke burası.
Bir yandan, kanunun uygulanması karşısında “kriz var, kriz var” diye panik çıkarmaya çalışanların esamisi, emirlerindeki bilumum televizyon kanalı ve gazeteye rağmen pek okunmuyor artık… Ama bir yandan da, Kılıçdaroğlu gibiler, sadece demokrasiye değil, siyasetçi olmanın tabiatına da aykırı düşen bu tür açıklamalarla askerî vesayeti yüksek sesle savunmaktan utanmıyorlar.
Neyse ki onların devri geçiyor. Kimi zaman ürkekleşen, kimi zaman tökezleyen adımlarla da olsa, nispeten hızlı ve kararlı bir değişim yaşıyor Türkiye.
Değişime direnenler ise, geçen hafta Yüksek Askerî Şûra’da, bugünlerde de Hȃkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda yaşanana benzer “meydan muharebeleri” ile hezimetlerini geciktirmeye çalışıyorlar. Bunun son tahlilde “nafile” bir çaba olması, her bir “meydan muharebesi”nin öneminden, değişim adımlarının kararlı, kalıcı ve sürekli olması gereğinden bir şey eksiltmiyor, tabii… Eksiltmemeli.
Bu yolu, her adımın “gerekli” ama “yetersiz” olduğunu bilerek yürümeliyiz. Bir ay sonra, 1980 darbesinin otuzuncu yıldönümünde sandığa gidip, anayasa değişikliği paketine “yetmez ama evet” diyeceğim ben ve bunu kendi hesabıma, bir kerelik bir tavır gibi görmüyorum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.