EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR
Yasemin Çongar
Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
Hayatın, ellerinizin arasında eriyip giden bir bulut yığınına benzediği, tutunmanın imkânsız, içinden süzülmenin ise giderek daha zor göründüğü puslu ve ağır kümülüs günlerinin grisi ile çizgilerin keskin, yüzeylerin parlak ve her şeyi bariz ama pek az şeyi şeffaf kılan bir ışığın hükümran olduğu, sizin hayata asılmanıza gerek kalmadan hayatın sizi sıkıca tuttuğu güneşli günlerin sarısı arasında kesin bir tercih yapamayanlardanım ben. Sarıyı yaşarken, grinin de hemen yanı başımda ve her an mümkün olduğunu hissetmekle başlayan ama orada durmayıp, birini yaşarken mütemadiyen ötekini de hayal etmeye varan, dolayısıyla da insan haletiruhiyesinin iki kutbunu çakıştıran bir alışkanlık bu; eğlenceli bir oyunken marazi bir iptilâya dönüşmüş kötü bir huy.
Bazen, güneşli bir kitabın tam ortasındayken, beni okuduklarımdan koparıveren bir bulutluluk özlemine teslim oluşumu da bu kötü huyuma yorarım ben. Kusuru, okuduklarımdan ziyade, okuyuşumda bulurum yani... Aynı şeyi, Ian McEwan’ın güneşle pek haşır neşir ama insanın içini birtürlü ısıtmayan son romanı için de söyleyebilmeyi isterdim. Ama bu kez, romandaki hayata, mâlûm alışkanlığım nedeniyle tam tutunamadığımı değil, bütün keskin çizgilerine ve parlak yüzeylerine rağmen, romandaki hayatın beni tutacak kadar kuvvetli olmadığını düşündüm.
Hayatı hafızaya nakşeden sahneler
Oysa McEwan sevdiğim bir yazar. Yıllardır her kitabını, piyasaya çıkar çıkmaz mutlaka alıp okuduğum ve cümleleri, paragrafları, sahneleriyle hafızama yer etmiş az sayıdaki romancıdan biri.
Enduring Love (Sonsuz Aşk) romanının başlangıç bölümünde mesela, Joe ile Clarissa’nın uzunca bir ayrılıktan sonra birbirlerine kavuşmalarını kutladıkları pikniğin huzurunu beklenmedik bir ölümle bozan o korkunç balon kazası, sadece berrak gökyüzünün ortasına ansızın bir kan lekesi bırakıvermesiyle değil, griyle sarının, hayatla öteki hayatın içiçeliğini anlatırken, okuru mükemmel bir kreşendoyla tırmandırıp usul bir kadansla yere indirmesiyle de etkilemişti beni...
Nedense Türkçeye hâlâ çevrilmeyen 1990 tarihli The Innocent (Masum) romanında, İkinci Dünya Savaşı sonrası Berlin’de telefonları dinlemekle görevlendirilen İngiliz elektronik mühendisi Leonard’ın, hayatında ilk kez sevişirken, erken boşalmaktan korktuğu için, kollarının arasındaki Maria’ya bakmak yerine gözlerini kapatıp, kafasının içinde son derece karmaşık elektrik devreleri kurmaya başlamasını da hiç unutamam.
Yazının devamını okumak için tıklayın.