
* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
***
Onun cinayetlerindeki esrar maktûlle değil, mekânla başlar. Bir evren kurar önce. Bir mahalle, bir manastır, bir okul, bir kulüp, bir yurt, bir malikâne. Sınırlarını en baştan çizip, beşeriyet denizinin ortasına özenle yerleştirdiği, görünür ilişkilerini ince ince anlatıp gizli kurallarını ise sadece sezdirerek ruhunu verdiği bu adacıktan –bazen de kelimenin gerçek anlamıyla bir adadan– ne mene bir katil çıkabileceğini düşünürken yakalarız kendimizi. Henüz ortada ceset bile yoktur ama cinayetin sosyolojisinin gündelik düzenin en sıradan ayrıntılarında kodlandığını kavrarız okurken. Her cinayet en az iki kişiliktir zira. Öldüren şiddet nihayetinde tek bir insanın aklından bile doğsa, her aklı bir ilişki döller.
Mucit gibi değil, kâşif gibi yazmak
Phyllis Dorothy James, nâm-ı diğer “Holland Park Baronesi” ya da dünyanın tanıdığı imzasıyla P. D. James, yetmiş yedi yaşına bastığı gün –demek ki bundan on dört yıl önce— başlayıp yetmiş sekizine bastığı güne dek tuttuğu günlüğe dayandırdığı ve 2001’de “bir otobiyografi fragmanı” alt başlığıyla yayımlanan Time to Be in Earnest (Samimi Olma Zamanı) adlı hâtıratına benim çok sevdiğim bir girizgâh yapmıştı: “Yayımlanma amacıyla tutulan bir günlük –bir romancının tutup da yayımlamak istemediği kaç günlük vardır ki zaten– yazma biçimlerinin en bencilidir.”
James kitabın girişinde bir yazarın her gün ne düşündüğünün, ne yaptığının, ne yiyip ne içtiğinin kendisi gibi başkaları için de ilginç olabileceği kabulündeki bencilliği böyle peşinen sahiplendikten sonra, teşhirdeki samimiyetin sınırlarını da itiraf eder: “Hafızamın, nefsi müdafaa amaçlı sansürünü uyguladığı konular da var. Ne yapacağı belli olmayan tehlikeli hayvanlar gibi bilinçaltımın çukurunda kıvrılmış yatıyorlar. Bu bana merhametli bir mesafe gibi görünüyor; bir psikiyatristin divanına uzanıp bu hayvanların homurtularla uyandığını işitmeye hiç niyetim yok. Ama nihayetinde ben bir yazarım. Biz şanslı insanların bu tür çarelere nadiren ihtiyacı olur. Bir psikiyatrist –Anthony Storr muydu – ‘Yaratıcılık, iç çelişkilerin başarıyla çözümlenmesidir’ diye yazabiliyorsa eğer, o zaman popüler tür edebiyatının bir tedarikçisi olarak ben ve o büyük dâhi Jane Austen, uyuyan kaplanlarımızı ehlîleştirmek için aynı çareyi bulmuşuz demektir.”
Bu “bencil” ve “ancak bir yere kadar samimi olabilen” sesin sahiciliğini seviyorum ben. James’in çılgın bir mucitten çok, sabırlı bir kâşifin zekâsıyla, olağanüstü durumlar icat etmekten ziyade olağan durumları yeniden keşfederek yazdığı cinayet romanlarını piyasaya çıkar çıkmaz okuma isteğimin yıllardır değişmemesinin nedeni de aynı sahici ses sanırım.
Esrarın yazarı, ilişkilerin yazarı…
Her cinayet “bir ilişki” olduğuna göre, bir cinayet yazarının mahareti de, ilişkileri nasıl anlattığıyla ölçülecektir ister istemez. Öncelikle katille maktûl arasındaki ilişkiyi, daha genel olarak ise katili katil yaparken, maktûlü de kurban eden ilişkiler bütününü iyi anlatan bir yazar, “polisiye” deyip geçilemeyecek ya da P. D. James’in kendini Austen’la kıyaslarken “popüler tür edebiyatı” diye tevazuyla kabullendiği genre yazarlığının dar sınırlarında kategorize edilip unutulamayacak kadar kalıcı bir iş yapmaktadır aslında; hakikaten edebiyat yapmaktadır.
1920 Oxford doğumlu James’in, doksan birinci yaşını taçlandıran romanını okuyorum şimdi. Romanın özel bir sürprizi var; James, edebî açıdan çok riskli olabilecek bir oyun oynuyor. Bu oyun üzerine düşünürken, yıllar önce Georgetown Üniversitesi’nde “Polisiye Edebiyat” adlı harikulâde bir dersini aldığım Abby Arthur Johnson’la aramızda geçen bir diyalogu hatırladım. James’in romanlarını anlatırken, sanırım onun bir cümlesinden yola çıkarak “Cinayet, maktûlün mahremiyetini bitirir” demişti Abby ve bunun üzerine, “güçlü bir cinayet romanında, okuru sarsan şeyin ne kadar vahşi olursa olsun ölümün ve şiddetin, yani cinayetin kendisi değil, bu cinayet sayesinde mahremiyet zırhının da kırılıvermesi, önce maktûlün, sonra yavaş yavaş muhtelif şüphelilerin, genellikle en sonda da katilin çırılçıplak kalması olduğunu” konuşmuştuk.
Yazının devamını okumak için tıklayın.