* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
***
Hafıza hazretleri, sarayın zindanlarının kapısını açıyor ergeç ve “Veliaht benim, herşeye kadirim” dercesine kibirli ve handiyse hoyrat bir aldırışsızlık içinde ortalıkta dolaşıp duran delişmen delikanlıyı içeri itip, ağır demir kapıyı kapatıyor üstüne. Kapı kapandığında, hayalgücümüz hatıralarımıza tutsak düştüğünde yani, hafızamız “Bu işler benden sorulur” diyerek, düş kurma mesaisini tamamen kendi üzerine aldığında velhasıl, büyümeye başlıyoruz. O kapı bir kez kapandı mı, hayallerimizin sırrına eriyoruz çünkü. Hayallerimizin, hayatı kesip yapıştırmaktan, hakikati bozup yapmaktan başka pek bir işi olmayan hafızamızın marifeti olduğunu kavrıyoruz. Ve her ne hikmetse, bu kavrayış bir deli gömleği gibi zapturapt altına alıyor düşlerimizi; hayallerin hatıralarımızın bir mozaiğinden ibaret olduğunu bir kez anlayınca, hayallerimizi hakikatle uyumlu kılmak da zorunlu hale geliyor sanki.
Çocukluktan çıkmak böyle bir şey sanırım. Belki de, içinde yakudî yakamozların oynaştığı mor bir deniz düşlememektir artık çocuk olmamak... Hayalimizdeki uçsuz bucaksız denizin ortasında, cam kırığı bir havuz açmamaktır kendimize, o havuzun sakin sularına atlamamaktır, yanıbaşımızda gürleyip, birer sıradağ gibi yükseldikten sonra sessizce sönen dalgaları seyrederek yüzmemektir, o dalgaların eflâtun zirvelerine köpük niyetine kar rengi birer nilüfer kondurmamaktır belki çocukluktan çıkmak.
İnsanlığa çok güvenmişlerdi
Lenin 1918’de, “Birçoğu, şimdiki zamanı hiç anlamadan gelecek üzerine düşünüyor ve yazıyor” demişti onlar için. Yirmi yıl kadar sonra Mussolini, “Onların herbiri aklını yitirmiş birer diktatördür” diyecekti. Çocukluktan çıkmayı reddeden adamlarla kadınlardı onlar. Bilmedikleri, hatırlamadıkları zira hakikatine hiç tanık olmadıkları bir yeryüzü cennetini hayal edebilecek kadar yaratıcı, hayatlarını o hayali gerçekleştirmek için harcamayı göze alacak kadar cesurdular. Ve sadece bu cenneti var edebileceklerine değil, bu cenneti bizatihi hak ettiklerine inanmış olmaları da gösteriyor ki, insanlığa güvenleri sonsuzdu.
Onları, kurdukları hayalin kudreti kadar, duydukları güvenin kofluğuyla da anlatan bir kitap var şimdi elimde. Genç İngiliz tarihçi Alex Butterworth, tarihsel ya da siyasi bir tahlilden ziyade, bir kuşağın müzmin çocuklarının birbirlerine eklemlenen hikâyesini aktarıyor bu kitapta; şahsiyetlerin fikirleri, ilişkilerin olayları gölgede bırakmasına göz yumarak yazıyor.
Britanya’da bu yaz piyasaya çıkan kitabın adı, The World That Never Was (Hiç Olmamış Bir Dünya). Tek başına bu ad bile, Butterworth’ün anlattığı cüretin ve yanılgının boyutunu ele veriyor aslında. Kitabın alt başlığı ise, “hiç olmamış bir dünya” peşinde koşanların kimler olduklarının değil sadece, hayalleri uğruna ölmeyi ve öldürmeyi de göze alan bu çocukların aynı zamanda hiç “yalnız” kalmadıklarının da habercisi: A True Story of Dreamers, Schemers, Anarchists and Secret Agents (Hayalperestlerin, Komplocuların, Anarşistlerin ve Gizli Ajanların Gerçek Hikâyesi).
Kızıl bakirenin “iyilik” formülü
The World That Never Was, bir kuşağın en parlak mensuplarının biyografik skeçlerinden oluşan bir antoloji niyetine de okunabilir aslında.
Yazının devamını okumak için tıklayın.