Başbakan Erdoğan’ı yakından tanıyanlar, onu en çok rahatsız eden –ve aslında en fazla ciddiye aldığı– eleştirinin, “giderek Ankaralılaştığı, devleti dönüştürmek yerine kendisinin devlete dönüştüğü” eleştirisi olduğunu söylüyorlar. Hasan Cemal de geçenlerde yazmıştı. Cemal’in 2011 nisanında, “Erdoğan Kürt sorununda bürokratlaştı mı, Ankaralılaştı mı” diye soran bir yazısından rahatsız olan Başbakan, onu ilk kez bizzat telefonla arayarak, “Ankaralılaşmadım” deme ihtiyacını hissetmiş.
Doğrusu, Erdoğan’ın son birkaç açıklamasında da izleri görülen bu rahatsızlıkta her şeye rağmen bir “umut kırıntısı” buluyorum ben. Erdoğan’ın haftasonunda Marmaray töreninde sarfettiği şu cümleler mesela:
“Biz, Ankara’nın dehlizlerinde, labirentlerinde, derin koridorlarında kaybolmadık. Tam tersine tüm o dehlizleri, labirentleri, derin koridorları ve derin ilişkileri deşifre ettik. Dokuz yıl boyunca Ankara milletin iradesi yönünde dönüşmüştür, dokuz yıl boyunca Ankara’yı dönüştüren bizim hükümetimiz olmuştur.”
Bu sözler kısmen makbul bence, çünkü bir yandan AKP’nin “derin ilişkileri deşifre etme” iradesiyle başlattığı işler, ilerlettiği süreçler hakikaten var bu memlekette ve, diğer yandan, Erdoğan’ın şimdi böyle konuşması “Ankaralılaşmayı” hâlâ zül kabul ettiğini, devlete dönüşmeyi kendi değerlerine ve toplumun beklentilerine hâlâ aykırı bularak reddettiğini gösteriyor.
Ama –kocaman bir “ama” ile devam ediyorum– Başbakan’ın “Ankaralılaşmadım” diye kendini savunmak zorunda kalması bile bizatihî bir “farkındalığı” yansıtıyor aynı zamanda. Son dönemde, “devleti dönüştürme” çabasından giderek uzaklaştığı ve devletle –o eski, o derin, o kirli devletle– giderek daha fazla özdeşleştiği izlenimini veren Erdoğan’ın, bu izlenime karşı çıkma ihtiyacı, biraz da bunun toplumdaki karşılığını bilmesinden, bu izlenimi besleyen söz ve kararlarının ve kimi hallerde de sessizliğinin ve ataletinin kendisini iktidara taşıyan toplumsal tabanı rahatsız ettiğini kavramasından kaynaklanıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.