Türkiye’nin şansı, gelecekte olabileceklerden endişelenmeyi artık neredeyse bir hayat biçimine, bir kimliğe dönüştürmekten yüksünmezken, hâlihazırda olup bitenlerden utanç duymayan vesveseli “modern”lerin küçücük bir azınlığı oluşturması; Türkiye’nin şanssızlığı ise, bu küçük azınlığın hâlâ devlete hâkim olmasıdır.
Başörtüsü tartışması, ne zaman bugünkü gibi ön plana çıksa ve çözüm olasılığı belirginleşse, hep aynı manzarayla karşılaşmamız bu şanssızlığın eseri bence.
Bir yandan, bakıyorsunuz, yavaş ama geri dönüşü pek de mümkün olmayan bir normalleşme yaşanıyor.
Devletin zihniyeti daha dönüşmemiş de olsa, toplumun hâkim sağduyusu giderek ağır basıyor; devletin tepesindeki resim bile bu sayede değişiyor.
Hayrünnisa Gül, kendisinin hem hakkı hem de görevi olduğu üzere, devlet protokolünde gerektiği gibi yer almaya, kırmızı halıda şeref kıtasının önünde yürümeye, Köşk’te devlet erkânına verilecek davetlere ev sahibeliği yapmaya, eşinin Cumhurbaşkanı seçilmesinden tam üç yıl sonra nihayet başlayabiliyor.
Bu bir normalleşmedir. Bu, Türkiye’de azınlığının vesvesesiyle beslenen anomalinin aşılmasıdır.
Bir Cumhurbaşkanı’nın eşini, sürekli geri planda kalmaya, protokol görevlerini eksik yapmaya, hakkı olan saygı ve itibarı kendisine göstermeyen generallerle köşe kapmaca oynamaya zorlayan bu vesvese, toplumun ayrımcılıktan utanç duyan çoğunluğunun sağduyusu karşısında mağlup oldu.
Bence, referandumdaki yüzde 58 “evet” sonucu da, bu yenilginin dolaylı bir tescili, normalleşme talebinin tecellisiydi.
Üniversitelerdeki fiili başörtüsü yasağının aşılmasına dönük arayışın yeniden ön plana çıkmasını, yine aynı “normalleşme” arayışının parçası sayabiliriz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.