
"Doku” gibi, “dokuma” gibi, “dokunmak” gibi doğasının sahtelik kaldırmadığına inandığım kelimelerle çatışan haşin bir sûnîliği vardı o kumaşın. Değil dokuma, kumaş bile denemeyecek kadar plastikti aslında, düpedüz sahteydi. “Naylon jarse” miydi neydi adı; insan tenine aykırı bir şey; elimi üzerinde gezdirince içim elyaflanırdı, üzerime geçirdiğimde cam kesikleri kaplardı sanki bedenimi.
Mecburen giyerdim. Bacak kısımları lastikli krem rengi dar mayolarımız vardı; onların üzerine, aynı malzemeden mini mini eteklerimiz, kimimizinki portakal rengi, kimimizinki siyah… Elimize, bir oraya bir buraya salladığımız, çevirip halka yapıp içinden geçerek herkesi pek şaşırttığımız fularlar tutuşturmuşlardı. Ayaklarımıza da plastik bir şeyler geçirdiğimizi hatırlıyorum; “yok devenin bale pabucu” kabilinden babetlerdi herhalde.
Öyle nefret etmişim ki o kıyafetten ve o kıyafetin sebeb-i hikmeti olan bol marşlı, bol türkülü, bol Rimsky-Korsakov’lu ve hatta Debussy’li o hantal, bıngıl, o bitmek bilmez akrobasi provalarından öyle bıkmış ve o provalarda üç ay boyunca Allah’ın her günü, hangi bacağımı nereye kaldıracağımı bir türlü öğrenememişken bu ağlanacak halime inatla güldüğüm için uzun boylu, dik duruşlu, kızgın bakışlı beden eğitimi hocasının tiz zılgıtını yemekten öyle usanmışım ki, yirmi sekiz yıl sonra hatırasını güya dalga geçerek yazmak bile içimi ince ince kıyıyor hâlâ.
Yazının devamını okumak için tıklayın.