* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
***
İnsanın, hüznünü sevmeyi öğrenmesi mi yoksa huzur?
Birbirimize ağrılarımızı anlattığımız huzurlu akşamın sonunda, gecenin bağrına doğru kaybolurken sen, orada, arkanda, sokağın ortasında öylece durup bunu düşündüm. Vedalaşmadan az önce, bizi artık temelli terkettiğini sandığımız o tanıdık serinliğin nefesini yüzümüzde hissetmiştik; acemi, tutuk, nicedir ilk olduğunu kendisi de bilirmişçesine ürkek bir nefes. Tek bir silkelemeyle içindeki bütün o güvenli gölgelerden, tatlı ürpertilerden yoksun bıraktığı hayatımızı haftalardır kızgın ateşinde çevirip duran ağustos, hikâyelerimizi de rehin almıştı sanki; hikâyelerimiz sadece sıcağın, sadece rutubetin, uykusuz gecelerle ağrılı sabahların, ani bir başdönmesiyle kuytulara çöküverdiğimiz uzun ikindilerin bunaltısına dönüşmüştü. Mermer merdivenlerden, topuk seslerimi komşuların uykusuna bırakarak çıkarken, apartmandaki arapsabunu kokusunu içime çekip “yağmur gelecek” diye düşündüm; özlediğimiz yağmurlar yakın. Her ağustos gibi bu seferkinin de gidici olduğunu anlamak sevindirmişti beni. Buna, sen de sevinmiş olmalısın.
Zamanın zaferi mutlaktır madem
Gece hâlâ ağustos gecesiydi. Üzerime buz gibi üfleyen beyaz balinanın altına sığındım okumak için. Kitap, sabaha karşı bittiğinde, her zamanki gibi parmaklarımla burnumun ucu değil sadece, her yanım üşümüştü ve bunu, klimadan ziyade Per Petterson'a borçlu olduğumu biliyordum.
I Curse the River of Time (Zamanın Nehrini Lanetliyorum) ya da orijinal adıyla Jeg forbanner tidens elv, 1952 doğumlu Norveçli yazarın 2008’de yayımlanan son romanı; kitabın benim okuduğum İngilizce çevirisi ise daha yeni piyasaya çıktı.
Tek kelimeyle “serin” bir roman I Curse the River of Time; itici ya da mesafeli anlamında değil ama, tam tersine insanı sarmalayan bir serinlikten söz ediyorum; huzura dönüşmüş hüzün gibi bir şey bu.
“Ayrılığın kırılgan görüntüleri, o günlerdeki haliyle köy / Zamanın nehrini lanetliyorum; otuz iki yıl olmuş”
Mao’nun mısralarından esinlenmesi boşuna değil Petterson’un; yazısına bir bütün olarak hâkim olan o serin duygu, tam da Mao’nun şiirindeki gibi, ama bir daha hiç dokunamayacağımız bir geçmişi, ama ergeç üzerimizi örtecek toprağı da ıslatacağını bildiğimiz yağmurları özlemek gibi, zamanla ilişkisi hep biraz lanetli olsa bile, nihai teslimiyetimizin mutlaklığını hatırlattığı ölçüde yine de huzurlu bir duygu.
Dünyada ve bizde, daha ziyade, orijinal adı Ut og stjaele hester olan At Çalmaya Gidiyoruz (Deniz Canefe’nin çevirisi, Metis, 2008) romanıyla tanınan Petterson, daha önce, hem o ödüllü kitabında hem de benim yine İngilizcesinden bildiğim Til Sibir’de (Sibirya’ya Doğru) yaptığını yapıyor burada da; hafızalarının kesik parçalarını tek tek birleştirmek yerine, bir masanın üzerinde gelişigüzel yayarak resmettiği karakterleri, hayattan, birbirlerinden ve son tahlilde kendilerinden koptuklarının farkına vardıkları o küçük boşluklarda yakalarken, bu boşlukların sadece kadri bilinmesi gereken birer mola değil, belki de “herşey” olduğunu hatırlatıyor bize.
Yazının devamını okumak için tıklayın.