Silahların susmasının çok basit bir koşulu var; bu koşul, insanların konuşmasıdır. “Konuşmak” derken, savaşan taraflar arasında kurulması gereken diyalogdan söz etmiyorum... Nitekim böyle bir diyalog, böyle bir müzakere, barış için gerekli ama yeterli değil bence. Barış çabasının başarısı, bu çabanın hem önkoşulu hem mutlak sonucu olarak, her türlü müzakerenin öncesinde ve sonrasında, çok daha genel, çok daha kalıcı bir “konuşma” sürecinin hayata geçmesini gerektiriyor. Bu konuşma sürecinin adı, siyasettir.
Her fırsatta “dağa piknik yapmak için çıkmadık” diyen PKK’lıların dağdan inmelerinin en önemli koşulu, indiklerinde siyaset yapabileceklerinden emin olmalarıdır. PKK’nın silah bırakmasının yolu, PKK’nın ismiyle, amblemiyle, bayrağıyla olmasa bile, fikirleri, hedefleri ve kadrolarıyla siyasallaşabilmesinden geçer. Bundan korkmamak gerekiyor. Korkutucu olan, Kürt meselesi hakkında konuşamayan, bu meseleyle ilgili dilediği gibi siyaset yapamayan bir örgütün, sözünü silahla söylemeye kalkmasıdır... ki çeyrek asırdır yaşanan da bu zaten.
Şimdi, PKK ateşkesinin kalıcı kılınması, ardından silah bırakmayı da içeren bir barış süreci için girişim başlatılması gündemdeyken, devletin “konuşmaya,” öncelikle bu anlamıyla razı olması, Kürt siyaseti üzerindeki sınırlandırmaları kaldırması, BDP’nin meşru zemindeki varlığını tehdit etmekten vazgeçmesi ve KCK’nın “düz ovada” siyaseti deneyen üyelerine bu şansı tanıması gerekiyor...
Bu açıdan bakıldığında, BDP’nin referandumda “boykot” kampanyası yürütmesini, bu kampanyaya karşı bilumum ideolojik, siyasi, ahlaki ve pratik itirazıma rağmen, gayet “hayırlı” bulduğumu söyleyebilirim. BDP, evet bana göre “yanlış” siyaset yapıyor ama siyaset yapıyor. PKK, evet bana göre, “yanlış” bir siyasi tavır içinde ama hiç olmazsa, bu referandumun meşruiyetini kabullenen siyasi bir tavrı var; sandığa gitmeme siyaseti bile, bir anlamda “sandığa saygı” içeriyor çünkü.
Yazının devamını okumak için tıklayın.