* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, Politika sayfalarında yayımlanmıştır.
***
Lale Koçyiğit’in altı yıldır sevdiği, iki yıldır evli olduğu ve birlikte bir aile kurmayı planladığı Kemal Koçyiğit, 1 mayısta sabaha karşı şehit düştü. Jandarma Uzman Çavuş’tu Kemal Koçyiğit. Tunceli’de PKK baskınına uğrayan Sarıyayla Karakolu’nda görevliydi. 26 yaşındaydı. İki gün önce, aynı karakolda görev yapmış bir askerin ağzından o baskının korkunç hikâyesini yazmıştım. Lale Koçyiğit o hikâyeyi okumuş. Bana bir e-mail gönderip görüşmek istediğini söyledi. Onu aradım. Kocasıyla, karakoldaki koşullarla ve başkalarının da bu acıyı yaşamaması için neler yapılması gerektiğiyle ilgili anlattıklarını dinledim. Kuvvetine hayran kaldım.
***
» Lale Hanım, başınız sağ olsun. Allah sabır versin size, Allah kuvvet versin. Bana mesaj gönderip aramamı istemişsiniz...
Ben dün sizin Sarıyayla Karakolu’nda görev yapmış olan o askerle konuşmanızı internetten okudum. Kardeşim gösterince, birlikte okuduk. Karakolda, sizin yazdığınız gibi şeyler yaşandığını ben de öğrendim. Zaten oradaki birçok eksikliğin farkındaydım. Eşim de bahsetmişti bazı şeylerden. Ben bunun mücadelesini vermek istiyorum. Hangi yollardan, nasıl yapılır, nasıl edilir? Benim gerçekten birinin desteğine ihtiyacım var. Ben sizi görünce... Sizi hiç tanımıyorum, doğruyu söylemek gerekirse, gazetenizdeki köşe yazılarını filan da hiç okumamıştım. Ama sizinle görüşmeyi çok istedim. Bana yardım edin.
» Nasıl yardım edebilirim size?
Ben mücadele vermek istiyorum. Ne yapabilirim?
» Konuştuğum asker, eşinizi de tanıyan, o karakolun koşullarını iyi bilen birisiydi. Eğer uygun görürseniz, siz de bana hikâyenizi anlatın, eşinizi, karakolla ilgili size söylediklerini, bildiklerinizi ve bilmek istediklerinizi anlatın. Ama kendinizi zorlamayın, acınızı arttıracak, sizi herhangi bir şekilde sıkıntıya sokacak bir şey yapmayın. Siz karar verin.
Gerçekten acım çok büyük. Benim eşim bana çok fazla şey anlatmıyordu karakol hakkında. Çünkü o her zaman bulunduğu ortamdan mutluluk çıkarabilecek bir insandı. O yüzden ben sadece şunu biliyorum ki, karakola üç aylık erzaklarını gönderiyorlardı ve sonra onlar orada unutuluyorlardı. Bakın, şehit haberini almadan birkaç gün önceydi, eşim yirmi yaş dişi çıkarıyordu ve karakolda sadece, tarihi geçmiş antibiyotikler vardı. Bana diyordu ki, “Lale, aman ne olacak tarihi geçmişse, yine de alayım, ölür müyüm yani?”
» Karakolda ilaç bile yok mu?
İlaç bile yok. Şikâyet etmezdi ama işte koşulları öyle anlatıyordu bana. “Lale, burası mahrumiyet bölgesi hayatım” diyordu. Siz de yazınızda söylemişsiniz zaten öyle olduğunu. Bakın, benim eşim, benim canım bundan sonra geri gelmeyecek. Biliyorum. Ama ben sizin benim acımı paylaşacağınıza inandığım için konuşuyorum. Sizi yakın buldum çünkü bunun üzerine gittiğinizi gördüm. Hani burada bir siyasi amaç güdülerek yapılmasını da istemiyorum.
» Bu, ancak gerçek hikâyesi anlatılarak, vicdanlara seslenilerek anlaşılabilecek bir mesele. Siyasetçiler de, komutanlar da, o karakolda yaşananların gerçeğini okursa, sizin ve eşinizin hikâyesini bilirlerse anlamaya başlayabilirler...
Ben size her şeyi anlatırım. Problem değil. Kaldı ki ben eşimi her anlattığımda mutlu oluyorum. Hayatımın en güzel dönemini yaşadım ben eşimle. Sadece mücadele etmek istediğim için, hangi yollara başvurabilirim, kimlere sesimi duyurabilirim... bana yardım edin.
» Bence önce hikâyenizi anlatın. Gazeteci olarak benim işim hikâyeyi anlatmanıza yardımcı olmak.
Otuz yıldır onca can gitti, o kadar insan öldü. Herkesin hikâyesi anlatıldı bir yerlerde, bir şey değişmedi.
» Size sözünü verebileceğim şey, Sarıyayla Karakolu’nda görev yapan o askere de yaptığım gibi anlatacağınız her şeyi kelimesi kelimesine yazmak. Ve bu ses getirir, bunu herkes okur. İnanın bana, hikâyelerin bir kuvveti var...
Yasemin Hanım, doğru dürüst bir projeleri bile yok bu meseleyi çözmek için. Oralara eğitim almış askerlerin gönderilmesi gerekmez mi? Bir aylık acemi birliği eğitiminden sonra, doğru düzgün silah bile tutmasını bilmeden götürülüyorlar o belli bölgelere. Zavallı çocuklar. Korkuyorlar, gerçekten korkuyorlar. O silah sesini duydukları zaman bile korkuyorlar inanın. Ben şu kadarcık beynimle bile düşünebiliyorsam...
» Estağfurullah...
Oradaki koca koca adamlar, buna nasıl akıl erdiremiyor? Akıl erdiriyorlar aslında. Ama demek ki bunun içinde bir menfaatleri var. Herkesin bir menfaati var. Ben gerçekten sesimi duyurmak istiyorum. Nasıl olur bilmiyorum?
» Önce bana eşinizi anlatın, nasıl tanıştınız?
Eşimle yaklaşık altı yıl önce tanıştık. Kuzenimin vasıtasıyla tanıştım, kuzenimin arkadaşıydı. Severek evlendik.
» Kayseri’de mi evlendiniz?
Kayseri’de evlendik. İnanın hiçbir kavgamız gürültümüz hiçbir şekilde olmadı. Birarada yaşayamadık. İki yıl oldu biz evleneli. Şubat 2008’de nikâhımız oldu. Bazı gazetelerde “bir yıl” yazmışlar, benim hamile olduğumu yazmışlar; öyle bir şey yok. Biz Temmuz 2008’de düğünümüzü yaptıktan on beş gün sonra, eşimin Tunceli’ye tayini çıktı ve gitti.
» Eşiniz uzman çavuştu değil mi?
Evet, eşim Ankara’da eğitim aldı. İki sene okuduktan sonra, tabii Balıkesir’de de görev yaptıktan sonra, Tunceli’ye tayini çıktı.
» Sarıyayla Karakolu’na mı?
Sarıyayla’ya. Galiba 22 Temmuz 2008’di. O zamandan beri ayrıyız. Arada ziyarete gelirdi, tabii. Tayin olmadan evvel, asker tanıdıkları filan varmış kayınpederimin tarafından... Dediler ki, “Kemal, biliyorsun bu torpil meselesi. Torpil yapalım.” Yani Doğu görevi, o tarafta olmasın diye. Ama eşim dedi ki, “Bütün herkes gidiyor oraya, ben neden gitmeyeyim, ben öyle şeyleri sevmiyorum.” Öyle şeylerden hiç hoşlanmazdı. Hak meselesine çok dikkat ederdi. Böylelikle orada göreve başladı.
» Telefonla konuşuyor muydunuz? Size karakoldaki hayatı nasıl anlatırdı?
Sürekli elektrikleri kesiliyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.