
* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
***
Bir ışık-gölge oyunu gibi geçiyor hayatın içinden. Onu görebiliyorum. Henüz akların yumuşatmadığı siyah sakalları ve bembeyaz teniyle, vaktiyle Pisa Üniversitesi’nde dersini verdiği o tılsımlı sanatı andırıyor çehresi; chiaroscuro konuşuyor, chiaroscuro düşünüyor. Biraz da böyle ışıklı gölgeli konuşup düşünebilmesi sayesinde, resmin geometrisiyle uğraşmayı çoktandır bıraktı; artık Padua’da aklın geometrisini çalışıyor, matematik öğretiyor ve verdiği her molada tefekkürle gökyüzüne dikiyor gözlerini. Otuz üç yaşında. Güneşi kâh susup kâh şakıyarak etrafımızda dört dönen bir hanende, ayı ise ışığı kendinden menkul kristal bir küre olmaktan kurtaracağı, kendi deyişiyle, “dünyayı göklere çıkarıp,” evreni merkezsiz bırakacağı, bütün bunların kefaretini de evhapsinde ödeyeceği kırk beş yılı daha olduğunu bilmiyor henüz. Toscana Dükü İkinci Ferdinando de’ Medici’ye “mütevazı köleniz ve sadık tebanız” diye imzalayacağı büyük eseri Dialogo dei due massimi sistemi del mondo’nun (İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog) notlarını tutmaya yeni başlamış; aklı her şeyden çok med-cezirde o sırada, denizlerle gökler arasındaki cilveli ilişkinin esrarını çözmeye çalışırken, keşfinin kendisini de değiştireceğini sezdiği için olsa gerek, “Kim daha yükseklerdeki bir noktaya ulaşmayı hedeflerse, kendini o denli farklı kılmaya çalışır” diye yazıyor bir köşeye. Medcezir üzerine yazmak istediğinde ise, bir eli diğerini tutuyor. Sonra oturup, kısa bir mektupta, kendisini anlayabileceğini hissettiği yegâne insana itirafta bulunuyor: “Sizin gibi daha çok insan olsaydı, düşüncelerimi yayımlamaya cesaret ederdim. Olmadığına göre sessizliğimi koruyacağım.”
Yirmi yedi yaşındaki meslektaşı ise hiç geciktirmediği cevabında, belki biraz da gençliğin cevvalliğiyle cesarete davet ediyor onu: “Hareket ettiklerini hissetmedikleri için, her an hareket halinde olduklarına bir türlü inanmayanlar sadece sizin İtalyanlarınız değil; Almanya’daki bizler de bu fikre hiç sıcak bakmıyoruz. Ama kendimizi güçlüklerden korumanın yolları var, aziz dostum… İyimser olun ve görüşlerinizi herkese açıklayın. Eğer yanlış düşünmüyorsam, Avrupa’daki seçkin matematikçilerden pek azı bizlere karşı çıkacaktır. Gerçeğin kudreti o denli büyük.”
Duvara karşı dev bir fırsat...
Nerede durduğumuzu, daha doğrusu nerede döndüğümüzü bize öğreterek insanlığın en büyük zihinsel devrimlerinden birine imza atan Galileo Galilei ile Nicholas Kepler’in, 1597’deki yazışmalarını okurken, dört küsur asır öncesinin bugün bulunduğumuz yere ne kadar uzak ve tuhaf biçimde ne kadar da yakın olduğunu düşündüm. Kopernik’in kendilerinden yüz elli yıl önce açtığı yolda, o yolu değiştirerek yürümek isteyen iki genç bilimadamının birbirlerine duydukları ihtiyaç, rekabetlerini besleyen hırstan bile daha güçlü, kibirlerini bileyen zekâdan bile daha keskindi. Hiç yıkılmayacak gibi görünen bir duvarı yıkmaya girişen herkes bu ihtiyacı bilir. Hayata ilişkin algımızı ve haliyle de hayatımızı değiştirmeye niyet eden bir cüret, her devirde yeni suç ortakları arar kendine.
İnsanı “suç ortaklığına” kışkırtan bir kitap okuyorum şimdi. Dokuz yaşındaki kızımdan bana yaşgünü hediyesi. İçine, gençliğini ele veren harflerle “Çünkü ben de bilimi seviyorum” yazmış. Kitabın adı, Reinventing Discovery: The New Era of Networked Science (Keşfi Yeniden İcat Etmek: Ağlı Bilimin Açtığı Yeni Çağ). Yazarı, 1974 Avustralya doğumlu, Kanada’da mûkim fizikçi Michael Nielsen, Galileo’yu, Kepler’i anlatmıyor ama beni kütüphanemin eskileri arasında eşindirmeye yeten çarpıcı bir tezi var: “Galileo’nun, Newton’ın ve çağdaşlarının en büyük mirası çağ değiştiren buluşlar değil, bilimsel keşif yönteminin kendisi, tabiatın nasıl işlediğini anlamanın yoluydu. On yedinci yüzyılın başında, en ufak bilimsel ilerleme bile sıradışı bir deha gerektiriyordu. Dönemin bilimadamları, bilimsel keşfin yöntemini geliştirmekle, on yedinci yüzyılın sonunda bu tür bilimsel ilerlemelerin seri imalata dönüşmesini, her ciddi bilimsel araştırmadan beklenen doğal bir sonuç haline gelmesini sağladılar. Önceleri deha gerektiren şey rutinleşti ve bilim patlama yaptı.”
Nielsen, bilimsel ilerlemenin gündelikleşmesine ilişkin asıl büyük sözünü ise o güne değil, bugüne dair söylüyor:
“Keşiflerin yapılış yolunu ilgilendiren iyileştirmeler, tekil bir keşiften çok daha önemlidir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.