
Onu ilk kez, Orta Avrupa yazının beyaz ışığı içinden kendi karanlığıyla ilerlerken görürüz. Bir arabaya kapatılmıştır, bir yere götürülmektedir. Elleri, kolları, beli, çenesi, gözleri, sanki her biri geçmişin ayrı bir parçasına isyan edip, her biri ayrı bir geleceğe erişmek istercesine birbiriyle çekişirken, onları zaptetmeye, yerli yerinde tutmaya, her bir parçasını bir diğeriyle yoğurup yumuşatarak, tek bir bedenin içinde uysallaştırmaya çalışır, beceremez. Derisinin içinden dışarı çıkmak isteyen yabani bir yaratıkla boğuşur gibi boğuşur kendi vücuduyla. Sesler ağzında bir türlü billûrlaşmaz; ya kısa kesik zoraki cümlelerle belli belirsiz ya da yılların, sadece bilmekle yetinen suskunluğu şimdi bütün tazyikiyle içinden boşanırcasına, kelimeleri kusarak konuşur.
Yıl 1904’tür. Zürih yakınlarındaki Burghölzli Psikiyatri Kliniği’ne bırakılan Sabina Spielrein, Rus Yahudisi zengin bir ailenin on dokuz yaşına henüz basmış, giderek sosyal çevrede taşınması imkânsız bir yük halini alan dengesiz kızıdır. Genç bir doktor, ilk hastası olarak kabul eder onu, “histeri” teşhisi koyar ve tedavisi için tıbbın tanrılarının o günlerde kâfirlikle eşdeğer saydığı gayet radikal bir yöntem öngörür: Hatırlamak ve konuşmak.
Sabina, bu yöntemle yavaş yavaş iyileşmeye başlayacak, iyileştikçe doktoruna daha çok aşık olacak, ondan ayrılmak zorunda kaldığında acı çekecek ama yedi yıl içinde kendisi de diploma alıp dünyanın ilk psikanalistlerinden biri olarak çalışmaya koyulacak kadar da aklına ve vücuduna sahip bir kadına dönüşecektir. Sabina’yı kendi kurtuluşuna vardıran süreç, genç doktoru ile –ileride yolları tamamen ayrılacak da olsa– o sıralar genç doktorun hâlâ “manevi babam” diye söz ettiği ve yöntemlerini sadakatle uyguladığı ustası arasındaki, yani Carl Jung ile Sigmund Freud arasındaki o pek meşhur on üç saatlik sohbetin de vesilesi olur. Dahası, Sabina’nın her “oluş”un bir “yokoluş”la başladığını, her hazzın içinde ıstırabın gezindiğini anlatan bitirme tezi, Freud’un zihnine yerleşecek ve zamanla onun yazılarında, “ölüm dürtüsü” olarak tercüme edecektir kendini.
Biz, David Cronenberg’in çoğu zaman fazla derinleşmese de, yer yer dokuya nüfuz ederek ilerleyen anlatımında bir yandan aşkın marazî hallerine, bir yandan da psikanalitik yöntemin doğuşuna tanıklık ederiz. Filmin adı da buradan gelmektedir zaten; A Dangerous Method (Tehlikeli Bir Yöntem). Cronenberg bize bu ayrıntıyı göstermez ama, tam da o sıralarda, Amerikalı psikolog ve felsefeci William James, Cenevre’deki meslektaşı Theodor Flournoy’a yazdığı mektupta, Freud hakkındaki izlenimlerini anlatmaktadır. James, “Sabit fikirlere sahip bir adam” der psikanalizin kurucusu için, “onun şu rüya teorisi, kendi hastalarımda işime yaramadı. Ve tabii, sembolizmçok tehlikeli bir yöntemdir.”
Kendisi değil, hatırlattıkları tehlikeli
Geride bıraktıkları arasında Jung’un mantra misali tekrarladığı “Tesadüf yoktur” sözü de olan bir filmin ardından bunu söylemem biraz tuhaf kaçacak ama, evvelki akşam A Dangerous Method ’ı bana izlettiren arkadaşımın, o sırada okuduğum kitaptan haberi yoktu ve ne “tesadüftür” ki, her sayfasında, sembolizmin tehlikesini teyid eden, daha doğrusu esas tehlikenin sembollerin deşifre ettiği şey olduğunu düşündüren bir kitap bu; o şeye “hafıza” diyelim. Jung’dan, Freud’dan pek az dem vuruyor kitap, bir bütün olarak psikanalizi mesele yaptığı da söylenemez; daha ziyade, “hafıza bilimi”nin tarihini anlatıyor ve anlatırken de, bazen bir imge ya da bir önerme sayesinde zihnimizde aniden şimşeklenen, bazen de bir rüyanın ya da bir ihtiyacın muhtemel anlamlarını meşakkatle deşerek erişebildiğimiz hatıraların, içine gömülüp kaldıkları o karanlık mahzenden yukarıya, çıplak ışığa çıkmalarının her zaman –Sabina’ya olduğu gibi– “sağaltıcı” değil, kimi zaman da yıkıcı, hatta ölümcül sonuçlar verebileceğine dair uyarıda bulunuyor.
Amerika’da geçtiğimiz ay piyasaya çıkan kitabın akademik bir dili ve metodolojisi olmasa bile, bilgilendirmeye odaklı dolaysız bir üslûbu, benim gibi okul kaçkını müzmin öğrencilere “ders anlatan” bir havası var. Memory: Fragments of a Modern History (Hafıza: Modern bir Tarihin Fragmanları), Chicago Üniversitesi’nde tarih doçenti olan yazarı Alison Winter’ın en baştan ilan ettiği üzere, “hafıza biliminin sosyal tarihine, hatırlamanın tarihine ve aklın kültürel tarihine” bir bütün olarak değil, fragmanlar halinde, hafızayla ilgili temel tezleri ayakta tutan farklı tecrübelere odaklanarak bakan, kapsamını son yüzyılla sınırlamış bir çalışma. İşin ilginci, sadece tıbbın marifetleri, yani psikolojinin ve nörolojinin tespitleri değil, hukuğun ve medyanın hafızanın gerek kullanımı, gerekse oluşumunda üstlendiği işlev de bu çalışmada önemli yer tutuyor.
Winter tümevaran bir yazar; birbirinden çok farklı tecrübeleri, davaları, deneyleri birbirinin peşisıra anlatıp, sonra bütün bunların, hafızanın aslında “ne” olduğu konusunda, halen her ikisi de geçerliliğini koruyan iki temel ve zıt teze kaynaklık ettiğini anlamamızı sağlıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.