
* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
***
Verba volant, scripta manent. Harf değil ses olarak doğmasına rağmen uçmayıp kalmasını, bu kudretli sözün aleyhine kullanacak değilim. Bundan belki bin yıl evvel Roma’da bir senatörün, anlaşmaların artık kelâmla değil kalemle yapılması gereğini vurgulamak için söylediği “Söz uçar, yazı kalır” cümlesinin, harikulâde ahengini ve mantığını koruyarak çağları, toplumları, lisanları aşıp bize kadar erişmesinde, bilâhare yazıya geçirilmiş olmasının da payı büyük zira. “Biz” dediğimiz, uçup gidenlerden artakalan şey değil mi zaten?
Scripta manent. Söz, ister istemez kulaktan kulağa, hafızadan hafızaya, haliyle de bol bol eğilip bükülerek taşınmasına bağlarken hayatiyetini, yazı durduğu yerde sükûnetle durup, birinin er geç onu bulacağından emin beklemiyor mu? Hayal ya da hakikat, iftira ya da itiraf, itham ya da özür –hâsılı doğrusuyla eğrisiyle, yalanıyla yılankâvisiyle her meramımız– sözde kalmayıp, yazıya dönüştüğünde ölümsüzleşmiyor mu?
Hâtırasını saklayacağım, yazıları kalacak
Geçtiğimiz hafta bir makale, bir biyografi ve ikisinin ortak hediyesi olan belki doğru belki yalan bir hikâye, bu sözü ayrı ayrı tescillediler zihnimde: Scripta manent.
Yazı kalıyor gerçekten. Christopher Hitchens’ın Vanity Fair dergisinin şubat sayısındaki makalesini okurken, geçmişte kâh beni kendine çeken kâh elinin tersiyle itiveren şeyler yazmış olan ve hakkında galiba hiçbir zaman kararımı tam veremediğim bu delişmen adama dair tek tük hatırâmı, zihnimin emniyetli bir köşesinde saklamak istediğimi hissettim. Gazeteci-yazar-edebiyat eleştirmeni Hitchens, 15 aralıkta öldü; kanserle gelen pek vakitsiz bir veda. Altmış iki yaşındaydı.
Onu, yıllar önce üç beş kişilik bir yemekte tanımış, ardından birkaç kalabalık davette karşılaşmış ve bir kez de, Washington’daki bir barda tamamen tesadüf eseri yan yana taburelerde, Kıbrıs’tan konuşup sıkılarak sonunu getirdiğimiz birer biranın içimi süresince dinlemiştim. Ama yazdıklarını bilirim. Makalelerinden, kitaplarından bende kalan şeyler var. Ve işte şimdi, ölümünün üzerinden dört-beş hafta geçmişken, basılı halini göremeyeceği son makalesiyle yine “kalmaya” gelmiş sanki. Bu kez, Charles Dickens’ı anlatıyor.
Umutsuzluğa çocukça gülerek direnmek
İngilizcenin en kudretli yazarlarından, dünyanın gelmiş geçmiş en popüler romancılarından ve Victoria Çağı edebiyatının en büyük ismi sayılan Charles Dickens (1812- 1870), 7 şubatta iki yüz yaşına basıyor.
Fransız Devrimi sırasındaki Londra ve Paris’i yazdığı İki Şehrin Hikâyesi ’ni “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü…” diye bugün artık meselleşmiş bir tarifle başlatan, David Copperfield ’e hayatının hikâyesini anlattırırken, bir insanın ancak kendinden dışarı büyük bir adım attıktan sonra yapabileceği bir sorgulamayla, “Kendi hayatımın kahramanı olacak mıyım, yoksa bu mertebeyi bir başkası mı alacak, bunu şu sayfaların göstermesi gerekiyor” diyerek işe girişen Dickens, hem bunlar gibi nice unutulmaz cümle bıraktı bize, hem de “Dickensians” (Dickensgiller) diye anabileceğimiz epeyce kalabalık bir nüfus… Ebenezer Scrooge’dan Oliver Twist’e, Fagin’den Pip’e, Samuel Pickwick’ten Uriah Heep’e kadar, bir kez tanıdınız mı bir daha kolay kolay aklınızdan çıkmayan, her biri kalıcılaşmaktan öte, türünün emsaline dönüşerek birer “tip” halini alan karakterler, Dickens’ın zaman zaman aşırı duygusal ve karikatürvâri yazmakla eleştirilmesine vesile oluştursalar da, inanıyorum ki, benim gibi nice sıradan okur, onları, haklarında kötü konuşulmasını istemeyecek kadar “kendinden” sayıyor artık.
Yine de, “Dickens’a laf söyletmem arkadaş” diyecek değilim. Onun Antikacı Dükkânı’ndaki romantizmiyle, “Bir insanın, Küçük Nell’in ölümünü kahkahadan gözyaşlarına boğulmadan okuyabilmesi için taştan bir kalbi olması gerekir” diye dalgasını geçen Oscar Wilde beni de güldürüyor haliyle. Ama Tolstoy’un söylediği “Dickens, okuruna kendini bu denli sevdirebiliyor çünkü kendisi de, yarattığı edebî karakterkeri gerçekten çok seviyor” sözünü de ziyadesiyle makbul buluyorum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.