Bence işin özeti bu.
Barack (bu diyarda artık her daim söylenmesi farz olan göbek adıyla) “Hussein” Obama, Ankara ve İstanbul’da verdiği mesajlarda, esasen, Türkiye’yi küresel bir aktör olmaya davet etti.
Ben bu daveti, bir tür “küresel kimlik siyaseti” yapma çağrısı olarak tanımlıyorum.
Obama’nın Türkiye’de verdiği mesajlardan, gücünü kimliklerden alan ama kimliklere hapsolmayan; farklı alt kimliklerin ortak üst kimliklerde buluşması esasına dayanan yeni bir küresel siyasetin inşasına koyulduğu ve Türkiye’ye de bu siyasette ortaklık önerdiği sonucunu çıkarıyorum.
Obama bunu, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan Türkiye ile çoğunluğu Hıristiyan olan ABD’nin ortak ideallerde, ortak hedeflerde, ortak çözümlerde işbirliği yapabilmesi olarak anlattı.
Alt kimliği büyük ölçüde iki ayrı dinle belirlenen, ancak “demokrasi, laiklik, hukukun üstünlüğü, temel özgürlükler ve azınlıklara saygı” temelinde ortak bir üst kimliği de benimsemiş iki toplumun ortaklığından söz etti.
Dahası, bu tür bir ortaklığın “model” teşkil edeceğini vurgulamakla, farklı derecelerde olsa bile aslında her ikisi de kimlik siyasetinin çok daha dar bir biçimine hapsolmuş görünen İslam âlemi ve Avrupa Birliği nezdinde emsal oluşturmaktan dem vurdu.
Ben, Obama’nın Türkiye ile Amerika arasında bir “model ortaklık” kurulması önerisini böyle anladım.
Bence, ABD Başkanı 11 Eylül sonrasının çatışmacı ruh halinin aşılmasında bu “model ortaklık”tan medet umuyor ve gerek Prag’da Avrupalılara verdiği “Türkiye sizi kuvvetlendirir,” gerekse Meclis’ten İslam âlemine söylediği “Sizinle asla savaşmayız” mesajlarının böyle bir ortaklığın ortaya koyabileceği küresel siyaset sayesinde çok daha kuvvetli, çok daha inandırıcı olacağını hesaplıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.