* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
***
Hayatlarını, içine doğdukları düzenle mücadeleye adamış ve başka bir zamanda, başka bir yerde, başka bir hayata pekâlâ muktedir olduklarını bilmelerine rağmen, ya da belki bizatihi bu bilginin verdiği güven sayesinde, bu mücadeleyi hiç şikâyetsiz devam ettiren insanlarla birlikteyim.
Yıl 1940, şehir Selanik. Bin köşeli bir yer burası. Gölgenin kural, ışığın istisna olduğu bir diyar. Karşısındakinin olduğu gibi göründüğü varsayımıyla zaman yitirmiyor hiç kimse. Aşklar şüpheyle besleniyor ve cinayetin her zaman mümkün olduğunu herkes biliyor.
Zengin kadınlarla zengin erkekler, nezih lokantaların bu iş için ayrılmış, iki kişilik arka odalarında, ekşi elma ve yeşil limon kabuklarıyla harmanlanmış tütünü meşe kömüründe usulca kıvama getiren fokurtulu nargilelerin başına oturup, içlerine dumandan ziyade birbirlerini çekerek geçirdikleri günahkâr ikindilerin sonunda, iffeti ütüsünden menkul giysilerini yeniden üzerlerine giyiyor ve bu kısa molanın kendisi kadar, bitmesinden de memnun bir halde, hiçbir pişmanlık emaresi taşımayan kararlı adımlarla, olmadıkları gibi görünme mesaisine geri dönüyorlar. Zira akşamları, aşklarından daha heyecanlı bu şehrin. Gündüzün son kırıntılarını yutmaya hazırlanan gece, alacakaranlıkta bir an durup kendisine kulak verenlere, yasaklanan her şeyin mutlaka yaşandığı gibi, yeni bir düzenin de ergeç kurulacağını fısıldıyor sanki.
Yasaklar çok üstelik. Kadınların etek boyunun emredilenden kısa olması yasak mesela. Perikles’in Cenaze Söylevi’ni yüksek sesle okumak yasak. Telefonda neyi nasıl söyleyeceğini iki kez düşünüyor herkes. “Avrupa’nın büyük bölümü Nazi Almanyası’nın işgali altındayken ve Mussolini’nin orduları Arnavutluk’a girip Yunanistan sınırına dayanmışken, hiç kimse kendisini bundan sonra neyin beklediğini bilmiyor aslında. Telefonlara güvenmeyeceksin yani. Ya da gazetelere. Ya da radyoya. Ya da yarına.” Burada, şimdi, Selanik’in tekinsiz sokaklarında ıslak bir akşam vakti yürümeye başladığım 1940 sonbaharında, ben de bu tavsiyelere riayet ediyorum haliyle. Kimseye güvenmiyorum. Kimseyle konuşmuyorum.
Egnatia Yolu’na çıkarıyor beni ayaklarım. Batı’da, Adriyatik’i aşıp, Appia Yolu’yla birleşerek, Brindisi üzerinden Roma’ya, Doğu’da İstanbul üzerinden, İpek Yolu’yla birleşerek Asya’nın ta bağrına uzanan iki bin yıllık bu yolun kenarında tek başıma bekliyorum. Arnavutların, Makedonların, Elenlerin, Romanların, Yahudilerin, Türklerin, Pomakların, Vlahların, Pontusların asırlardır yürüdüğü bu yoldan, yegâne dertleri yağmurmuş gibi geçip gidenleri izliyorum sessizce. Nasıl göründüklerine bakıp, ne olmadıklarını anlamaya çalışıyorum.
Ceketi eprimiş, şapkası iğreti, avurtları çökük, gözleri çağla yeşili bir adam yaklaşıyor bir ara; omzuyla hafifçe itip geçiyor beni.
Yazının devamını okumak için tıklayın.