
* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
***
Ülkesinin en meşhur yüzüydü. İkinci Ramses gibi kartal burunlu, Kraliyet Donanması’nın topluca hayali bir sefere çıkabileceği kadar geniş alınlıydı. Kanındaki İrlandalılığı tescil eden koyu kızıl dalgalar vardı saçında; teni ise İngiliz aristokrasisinin rengiydi, yani beyaz ama öyle süt beyazı değil... Daha ziyade, közlenmiş bergamut kabuğu gibi tüten çayını yudumlamak için her akşam aynı saatte dudaklarına götürdüğü incecik porselen fincanlara benziyordu cildi, o fincanlar misali saydamdı adeta, kaynağı belirsiz bir ışık süzülürdü içinden. Ve gözleri, Hollanda’dan Hindistan’a, altmış ayrı cepheden muzaffer ayrılmış bir komutanınki kadar keskin, ölümün gözlerine bakmış her insanınki kadar mütevazıydı.
Wellington Dükü, nam-ı diğer “Demir Dük,” nam-ı diğer “Avrupa’nın Kurtarıcısı,” Britanya Ordularının Başkomutanı ve İngiltere Başbakanı Mareşal Arthur Wellesley, 21 Mart 1829 günü, sabah saat sekize doğru atını mahmuzlayıp, Londra dışına, Thames Nehri’nin güneyindeki Battersea Bayırı’na doğru yola çıktığında yalnızdı. O kısa boylu mağrur Fransız’ın ordularını, Waterloo’da bozguna uğratmasının üzerinden on dört yıl geçmişti. O sabah, Battersea Bayırı’nda, Demir Dük’ü kim görse hemen tanır, olacakların tahminiyle dehşete kapılır ve bir köşeye çekilip başka kimlerin geleceğini beklemeye başlardı kuşkusuz. Nitekim az sonra, Demir Dük’ün sağ kolu, ülkenin Savaş Bakanı Sir Henry Hardinge, yine at sırtında ve yalnız vardı bayıra. Onu, dört atın çektiği dev bir mücevher kutusunu andıran şık arabasının içinde, gerekli malzemeleri getiren Dük’ün özel doktoru izledi. Bu üç adamın sabah vakti Battersea’de buluşmasının tek bir gerekçesi olabilirdi; ancak tetiklerin çekilmesiyle kapanıp, sıcak silahlardan yükselecek barut kokusuyla çözülebilecek türden bir mesele, yani bir “şeref” meselesi. Üç adam sessizce, karşı tarafı beklemeye başladılar. O sırada, civar kasabaların gençleri de, bayıra bakan ağaçlık tepede toplanmış, müthiş bir merak ve sabırsızlık içinde, bekleyişe katılmışlardı. Bir hayatın sonunu bekliyorlardı hep birlikte; candan daha kutsal bildikleri “şeref” denen o soyut varlığın sonsuzluğa intikaline şahitlik etmek istiyorlardı. Hiçbiri, az sonra orada, Battersea’de, gözlerinin önünde bir devrimin gerçekleşeceğinin farkında değildi henüz.
Amerikan akademisinin Afrikalı yıldızı
O devrimi anlatan bir kitap yayımlandı bu ay Amerika’da; devrimlerin en zoru üzerine düşünen bir kitap... Yazarı Kwame Anthony Appiah, adından hemen anlaşılacağı üzere, bir “Afrikalı.” 1954’te Londra’da Ganalı bir babanın çocuğu olarak doğmuş, Gana’nın Asante Bölgesi’nde Twi dilini konuşarak büyümüş, sonra Britanya’ya dönüp Cambridge Üniversitesi’nde Felsefe Doktorası yapmış bir adam. Ders verdiği okullar, Gana Üniversitesi, Cambridge, Duke, Cornell, Yale, Harvard diye sıralanıyor. Halen Princeton’da profesör Appiah; ayrıca PEN Amerika Merkezi’nin Başkanı. New York’ta erkek sevgilisiyle birlikte yaşıyor ve cinsel kimlik konusunda açıklık yanlısı tavrıyla tanınıyor. Cosmopolitanism: Ethics in a World of Strangers (Kozmopolitanlık: Yabancılar Dünyasında Etik) ve The Ethics of Identity (Kimliğin Etiği) adlı kitaplarında ortaya koyduğu tezlerle, Appiah’nın çağdaş felsefede kimlik, etik, yurttaşlık bilinci ve kültürel değişim konularında yeni köşe taşları oluşturduğu söylenebilir...
Saygının nesnesi ve vesilesi değişir
Bu uzun biyografik notu, “malûmatfuruş” görünmek pahasına yazdım, çünkü “Appiah kimdir” sorusunun muhtemel cevaplarının burada aktardığım kadarı bile, elimdeki kitabın, nasıl bir kültürel evrenden beslendiğine ilişkin önemli ipuçları içeriyor bence. Bu ipuçlarına ihtiyacımız var, zira namus gibi, şeref gibi, saygınlık ve onur, töre ve ahlâk gibi, yazarın nereden baktığının büsbütün önem kazanabildiği konuları inceliyor Appiah’nın yeni kitabı. Adı, The Honor Code: How Moral Revolutions Happen (Töre: Ahlâkî Devrimler Nasıl Gerçekleşir). Adının ima ettiği geniş konuyla haşırneşir ederken sizi, aynı zamanda çok temel bir soruyu türlü şekillerde soran bir kitap bu. Saygımızın nesnesini sorguluyor Appiah; insanın kendine ve diğer insanlara olan saygısının vesilesinin ne zaman ve nasıl değiştiğinin cevabını arıyor.
Caligula’ya atfedilen o düstur, “saygı” dediğimiz şeyin köklerine ulaşmak için iyi bir vasıta olabilir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.