“Biz futbolcular çabuk düşünürüz, çabuk uygularız,” demiş Fatih Terim, “ama tarihin yükünü omuzlarımıza almaya kalkarsak bu bizi maalesef yavaşlatır.”
Terim haklı; Teknik Direktör olarak onun görevi cumartesi günkü Ermenistan maçında, Milli Takım’ın nasıl oynayacağını düşünmek, rakibin kuvvetli ve zayıf yanlarını hesaba katarak galibiyet aramak.
Ama Terim de kabul ediyor ki, “tarihin bir yükü” var.
O yük, birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de, geçmişe “resmî tarih” gözlüğünü çıkararak bakmayı denemiş herkesin bildiği ve taşıdığı bir yük.
Osmanlı’nın, topraklarında yaşayan Ermeniler’e reva gördüğü acının, sadece o acıyı yaşayanların torunlarında değil, o acıyı yaşatanların torunlarında da bugün hâlâ iyileşmemiş bir yarası var.
Adı ne olursa olsun, tarihte yaşananın bir vicdani ağırlığı var.
İster “kıyım” ya da “katliam” deyin, ister benim gibi, 1915’te Ermeniler’e yapılanın “soykırım” tanımına uyduğunu kabul edin...
Bu tanımların farklı siyasi anlamlarını ve hukuki sonuçlarını bir yana bıraksanız bile, masum insanların canına devlet talimatıyla kıyılmış olduğu gerçeğini görmezden gelmediğiniz anda, vicdanınızda bir ağırlık hissediyorsunuz.
Futbolcu da olsanız, cumhurbaşkanı da, gazeteci de... değişmiyor bu; yaşatılan acıyı yaşatılmamış saymadığınız anda bir yük çöküyor omzunuza.
* * *
Tarihlerinin yükü altında ezilmek istemeyen; omuzlarını dik, vicdanlarını rahat tutmayı dileyen toplumlar için tek çıkar yol, tarihle yüzleşmek.
Her bireyin, her topluluğun, bu yüzleşmeyi birey olarak, topluluk olarak yapabilmesi, bence siyasi kararlardan, hukuki süreçlerden, resmî özürlerden daha büyük bir önem ve öncelik taşıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.