Hayat, mevzuata uymaz; hayat sürekli değişir... Zihniyetin değişimi, hayatın değişimini geriden izler; bazen bu değişime uyar bazen direnir. Mevzuat-ı beşer ise zihniyetle maluldür. Zihniyetin, hayatın değişimine direndiği durumlarda, mevzuat da hayatın gerisinde kalır, hatta hayatı tıkamaya başlar. Ama sadece bir süre için...
Zira hayat, uzun süre tıkanmaya gelmez.
Hayatı tıkayan, değişimin gereklerini karşılamayan mevzuat çok geçmeden hükmünü yitirir; resmen değiştirilemese bile anlamsız, değersiz, geçersiz kalır ya da Fransızcadan hukuk dilimize geçmiş o tuhaf kelimeyle söylersem “kadük” olur.
Kürt meselesinde demokratik çözüm amaçlı çalışmaya da, zihniyet ve mevzuatın hayatla ilişkisi açısından bakmak mümkün. Bu çalışma, hüsnüniyetten değil mecburiyetten başladı... Çünkü bu diyarda hayat değişti. Çünkü yeni koşullar, asker üniformalı çocuklarla gerilla kıyafetli çocukların birbirini öldürmesine artık son verilmesini dayatıyor. Ve bu çalışmanın başarılı olması, yani barışın ve demokrasinin inşasını sağlaması, devlet erbabının zihniyeti bu yeni koşullara ne kadar hızlı uyum gösterebilirse o ölçüde kolaylaşacak.
Tabii, iş orada bitmiyor. Ortada çözüm çabasına yardımcı değil, köstek olma potansiyeline sahip, dolayısıyla değiştirilmesi gereken bir mevzuat da var. Çözüme direnen zihniyettekilerin, değişmesine kolay razı gelmeyeceği bir mevzuat...
Ne yapmalı? “Demokratik açılım” üzerine çalışan bazı bürokrat ve siyasilerin bu soruyu kendilerine sıkça sorduklarını biliyorum. Ve öyle sanıyorum ki, bu soruya verdikleri cevap, rahmetli Turgut Özal’ın hayatın ritmine uygun bir saat gibi işleyen pratik aklından giderek daha fazla ilham alıyor.
Tıpkı Özal’ın, ilgili kanunun Meclis’ten geçmesini beklemeksizin “yasal engel yok” diyerek özel televizyon yayıncılığına yeşil ışık yakıp bu alandaki devlet tekelini fiilen kırmasındaki gibi, Kürt açılımında da birçok adımın kanunla değil, pratik akılla atılması mümkün görünüyor. Sadece mümkün de değil.
Yazının devamını okumak için tıklayın.