.* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
***
Her roman kendi azınlığını yaratır. İyi bir roman ise, o azınlığın içinden, çoğunluğu anlatır bize. Okuru, olağanüstülüğün keşfine davet ettiğinde romancı, aslında “sıradanlık” hakkında bir şey söylemektedir.
Gazetecilikle edebiyatçılığın ayrıldığı nokta da bu bence. İyi bir gazetecinin kaleminde, gizli kameraya yakalanmış gibidir hayat; olağanüstü ya da sıradan, istisnai ya da genelgeçer ne varsa, gördüğü gibi nakletmeye çalışır onu gazeteci; bir röportajın kerâmeti evvelâ hakikatinden menkuldür.
Oysa bir konu, bir devir, bir diyar, bir kuşak, bir sınıf, bir cemaat, bir insan, güçlü bir romancının elinde, kendi hakikatini aşabilir pekâlâ, ötekine dokunabilir, dönüşebilir hatta. Ve bir roman, bu dönüşümü başardığında, zamanın, mekânın sınırlarına sığmaz artık, destansılaşır. Don Quixote, mesela, dört asır öncesinin La Mancha’sında, ellili yaşlarındayken şövalyeliğe merak sarmış bir beyefendidir ama, aynı zamanda, günümüzün bir kahramanı, her yaşın, her devrin, her diyarın delisidir.
Gazeteci, kendi dünyasına tanıklık ederken, romancı yeni bir dünya yaratır tanıklıklarından. İyi bir gazeteci dürüsttür; iyi bir romancıysa müzmin yalancı. Gazeteci, mertçe yazmalıdır... Oysa merd-i kıptîdir romancı; yarattığı karakterler, şecaat arz ederken sirkatin söyler.
“Kuşağının en kuvvetli kalemi”
Bret Easton Ellis’in hep iyi bir gazeteci gibi yazdığına inandım ben. 46 yaşındaki bu Amerikan fenomeninin geçen ay yayımlanan yedinci romanı Imperial Bedrooms (Muhteşem Yatakodaları) ise, bu konuyu yeniden düşünmemi sağladı.
İçine doğdukları iki kutuplu dünyanın bugün artık kadük olduğunu hatırlatmak istercesine, üzerine çarpı konmuş bir kuşağın mensubu Ellis ve gerek Amerikalı eleştirmenlerin, gerekse yirmi yedi dildeki okurlarının önemli bölümü, “X kuşağının en kuvvetli kalemlerinden biri” sayıyor onu.
Ellis’in 20 yaşındayken yayımladığı ve sadece ilk yıl elli binden fazla satarak, başarılı bir siftah oluşturan Less than Zero (Sıfırdan Az)’dan itibaren bütün kitapları, dünyada büyük ilgi gördü. Bu ilgide, Ellis’in, 1960’larda doğan zengin, bencil, vurdumduymaz ve mutsuz Amerikan gençlerini, yani çok iyi bildiği bir çevreyi anlatmasının payı büyük.
Bir yandan, aralarında büyüdüğü yuppieleri (şehirli genç profesyoneller) süslemesiz ve dolaysız bir dille, onları asla yaftalamaksızın, “tuhaf” ve “yoz” kabilinden muhtemel sıfatlara tenezzül etmeksizin, iyi bir röportajcı gibi yazıyor Ellis. Öte yandan, bu insanların, sınırsız şiddeti, sınırsız seksi, uyuşturucuyu, alkolü ve diğer aşırılıkları sıradanlaştıran hayatlarını inceden hicvettiği hissini de veriyor size; yazar, hikâyesinin kıyısında ne kadar ketum da dursa, satırlarına sinen çürümüş et kokusunu alıyorsunuz. Ellis, okura “çıkış”ı gösterecek kadar didaktik değil hiçbir zaman ama başyapıtı sayılan 1991 tarihli American Psycho’nun (Amerikan Sapığı) sonunda yaptığı gibi, “Bu bir çıkış değildir” cümlesini metne yerleştirecek kadar da ahlâkçı olabiliyor.
Kişisel bir yerden yazdım
Ellis’in bir diğer özelliği, sadece edebiyat okurlarının değil, sosyologların, filozofların da ilgisini çekmesi... Kitapları, kimi Amerikan üniversitelerinde, “antropoloji,” “kimlik,” “popüler kültür,” “cinsiyet araştırmaları” ve benzeri derslerde okutuluyor, tez konusu yapılıyor. Akademi, onun kitaplarında, anlattıklarının insanı hırpalayan hakikatinden menkul bir kerâmet buluyor sanırım; yazdıkları “1980’ler, 90’lar ve sonrasında, Amerika’da küçük bir azınlığın nasıl yaşadığına dair sağlam bir tanıklık sayılıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.