
* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
***
Belki seyahati bana fiilen yasaklayan bir hayat sürdüğümden, belki de gidilebilecek hiçbir diyar bir kitabın sayfalarında kavuşabildiklerim kadar uzak görünmediğinden gözüme; ben “ben” olduğum sürece nereye ulaşsam kendime varacağımı bildiğimden ya da; son zamanlardaki bütün büyük kaçış planlarım yatak odasında, başucu lambamın sarı ışığında sona eriyor. İşin tuhafı, aynı acılar hakkında aynı kifayetsiz cümleleri kurdura kurdura insanı kendinden usandıran, vahşet karşısındaki vurdumduymazlığıyla bazen güzelliğini unutturacak kadar gönül kırıcı olabilen bu güzelim memleketten firar etmek istediğimde, şöyle pembe köpüklü romanlara, kakara kikiri hikâyelere ya da diliyle, duygusuyla buraların hallerine fersah fersah mesafeli denemelere filan yolum çıkmıyor bir türlü. İllâ ki bize benzeyen bir şeylere uzanıyor elim, onları okumak kendi karanlığımın üzerine kapanmaya benziyor. Geçtiğimiz hafta, hepi topu bir cemevi isteyenlere devletin reva gördüğü bir garip hangarda, kaderin üstlenmek istemeyeceği kadar hunhar bir ölüme isyan eden kadınların çığlıkları içime kazındı; o çığlıklarla başedebilmek ümidiyle uzak çok uzak bir kitap arayıp buldum kendime, ve ne tuhaf, yine dibime düştüm.
Yazarların fotoğrafçısı bu kez yollarda
Onu anlatmaya “yirmi dakika” kuralından başlamalıyım: “İlk on sekiz dakikayı karşımdakini konuşturup, söylediklerini sessizce dinleyerek geçiririm. Sonra bir dakika ben konuşurum. Son bir dakikada susarım ve ne çekebilirsem çekerim.”
1960 Buenos Aires doğumlu Daniel Mordzinski, “yazarların fotoğrafçısı” olarak ünlenmesine neden olan olağanüstü karelerinin serüvenini böyle özetliyor. Susan Sontag, fotoğrafın görünür gerçeklikle diğer bütün mimetik nesnelerden daha masumâne, dolayısıyla da daha hakiki bir ilişki kurduğunu bundan otuz beş yıl önce anlatırken, aynı cümlede bize hatırlatmak gereği duymuştu ki –şimdinin dijital marifetlerinin çok gerisindeki tekniklerle çalışırken bile– “fotoğrafçıların yaptığı iş, sanatla hakikat arasında süren o gayet gölgeli alışverişin istisnası değildir.”
Mordzinski’nin “yirmi dakika” kuralı, gölgeyi silmiyor elbet, ama bence fotoğrafla hakikat, fotoğrafçıyla nesnesi arasındaki ilişkiyi, sonuç itibariyle olmasa bile, en azından süreç itibariyle dolaysızlaştırmayı deniyor. Mordzinski buna “dinleyerek çekmek” diyor; fotoğrafın ne anlatacağını, fotoğrafını çekeceği yazarın anlattıkları belirliyor bir bakıma. Dinliyor onları; sonra “tamam” diyor “şimdi durduğunuz yerde durun.” Son bir dakikada deklanşöre kaç kez basabilirse o kadar basıyor; uzun seanslar yapmak, karşısındakine aralarından en “güzellerini” seçip basacağı binbir poz verdirmek ona göre değil. Bu yöntemle, yazarla okur arasındaki mesafeyi kırmaya çalıştığını söylüyor: “Çünkü yazar, yazdıklarından farklı bir varlıktır aslında.”
Mordzinski’nin ismine ve işlerine aşina mısınız bilmem ama olmadığınızı düşünseniz bile, internette hızlı bir taramayla karşınıza çıkacak olan siyah-beyaz bir Borges, bir Semprún, bir Saramago ya da bir Marquez portresinin, bana olduğu gibi size de tanıdık geleceğini ve o portrelere bakarken, onları şekillendiren “yirmi dakika”nın sihrini benim gibi sizin de hissedeceğinizi sanıyorum.
Yirmi yaşındayken bir film setinde tanıştığı Julio Cortázar’ın (1914-1984) teşvikiyle Buenos Aires’ten Paris’e giden ve yazarların, özellikle de İbero- Amerikan yazarlarının portrelerini çekmeye adadığı kariyerini halen bu şehirde sürdüren Mordzinski, elimdeki kitapta yollara düşmüş. Yanında yine bir yazar var ve belli ki fotoğraf çekmeden önce yine karşısındakini dinliyor, ama bu kez Mordzinski’nin konusu yazarlar değil, bu kez objektifini dünyanın uzak ucundaki hayatlara çeviriyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.