
* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
***
Sen böyle kulaklarını havaya, bal rengi gözlerini de terasın soğuk taşında kırıntı arayan, artık yiyecek mi, oyuncak mı, eşkıya mı saydığını tam bilemediğim serçeciklere dikmiş, aradaki camı bazen hatırlayıp bazen unutarak, bir yandan belli ki serçece konuşmak gayretiyle içinden seni bile şaşırtan çıtırtılı kuş sesleri çıkartır, bir yandan da havaya kaldırdığın tek patini aslan pençesi gibi açıp, tırnaklarını bütün mahalleye göstererek “Oraya gelirsem kırıntı sizsiniz” mealli mırlamalarını sabahın sessizliğinden eksik etmezken, aramızdaki farkı görüyorum elbet. Benden bu farkın adını koymamı bekleme. Birbirimize baktığımızda, geçmişini sabırla inşa etmiş her ilişki gibi, bizim de artık içinde oturduğumuz ortak bir sırrımız olduğunu sen belki hissetmiyor olabilirsin. Yine de birbirimizi biliyoruz. Bu bilginin bizi birbirimize benzettiğini düşünüyorum. Senin benim aklımın içini görememek gibi bir derdin olmadığından sanırım, biraz daha rahatsın. Bense, senin o tüyleri dağınık kafandan geçen her şeyi merak ediyorum; mesela gölgesiyle serçeleri kaçıran şu kargadan huzursuzlandığın için mi kuyruğunun ucu oynuyor şimdi, yoksa kuyruğunun ucunun oynaması huzurunu kaçırdığı için mi kendi bedeninin pususuna yatmış bir halin var? Öyle cevapsız seyrediyorum seni, derken durduğun yerde aniden sıçrıyor, kendi üzerine kapanıyor, kuyruğunun ucunu yakalıyor, bana şöyle muzafferce bir bakıyor, sonra gayet kayıtsız bir edayla usulca kuyruğunu bırakıyor ve hayatın bütün maksatı hâsıl olmuşçasına geriniyorsun karşımda. Hangimiz diğerinin karikatürüyüz, karar veremiyorum.
Düşündüğümü düşünüyorum, öyleyse varım
“Başlangıçta söz vardı” der Aziz Yuhanna, “söz Tanrı’yla birlikteydi ve söz Tanrı’ydı.” Kendi rahman sûretinde yaratırken sözle oldurdu bizi Tanrı; dil verdi ki diğer bütün canlılardan farklı olalım, insan olalım.
İnsanın farkını “dil” üzerinden açıklayan düşünce çizgisi, ilahiyat kadar seküler felsefenin, antropolojinin, psikolojinin, linguistiğin de içinden geçer. İnsanın insanlığını ve aslında tanrısallığını “özgür irade”de bulan René Descartes, 1637’de,“Je pense, donc je suis” dediğinde, varlığın temelinde düşünceyi görürken, düşüncenin, dolayısıyla özgür iradenin ifadesi olan dili de baştacı ediyordu: “Öyle dizginlenemez, mekanik prensiplerle açıklanması öyle imkânsız bir şey ki dil, olsa olsa Tanrı’nın insana bir lûtfu olabilir.” 1866’da Paris Linguistik Cemiyeti’nin dilin kökenine ilişkin her türlü tartışmayı resmen yasaklaması da, dile atfedilen bu kudsiyeti koruma güdüsünün bir tezahürüydü elbet. Ama insanın evrimini inceleyen ve bu evrimin niye diğer canlılarınkinden daha farklı ve –bir teze göre de– daha hızlı ilerlediğini anlamaya çalışan bilimadamları ellerindeki bilumum araçla, dilin kökenini ve gelişimini deşip durmaktan hiç vazgeçmediler.
İşin ilginci, seküler alanın en iddialı isimleri bile, insan dilinin evriminin “doğal seleksiyonla” açıklanamayacağını söylüyorlar bugün. Amerikalı linguist Noam Chomsky, mesela, “dışsal dilin” yani kelimelere ya da işaretlere döktüğümüz dilin, referanslarını doğrudan doğruya dış dünyadan almayan, dolayısıyla çevreye uyum sağlayarak evrimleşme baskısı altında olmayan bir “içsel dilden” kaynaklandığına inanıyor. Chomsky’ye göre, evrimin geç bir aşamasında, tahminen son 100 bin yıl esnasında, beyinleri belki de tekil bir olay nedeniyle mutasyona uğrayıp, nörolojik devreleri yeniden kuruluverdiği için konuşa konuşa anlaşmaya başladı insanlar; hâsılı, bir tür “mucize”yle dile geldik cümleten.
Mucize fikrini asla benimsemeyen ama bu “içsel dil” tezi nedeniyle Chomsky’yi “yine de kahramanlarından biri” olarak ilan etmiş bir kitap okuyorum şimdi. Öte yandan, Chomsky ve aslında bir bütün olarak kartezyen teori, düşünceyi esasen “linguistik” bir fonksiyon şeklinde anlayıp anlatırken, yani düşünceye dilin merceğiyle bakarken, bu kitap farklı bir açıdan, dile düşüncenin içinden bakarak yaklaşıyor varoluş meselemize. Sonuçta, dil yetisinin insanlığımızın tescilindeki yeri ikinci plana itiliyor, ve bizimle diğer canlılar arasındaki sınırı dil değil düşünce –daha doğrusu düşüncenin çok özel bir türü– çiziyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.