Odundan meyve

Önce Fırıncı Abi geldi.


Sonra Çantacı Abi.


Yetmiş yaşını aşmış iki iyi insan, iki iyi dindar.


“Nurcular”
diye tanınan cemaatin “öğrenci” kalmayı tercih eden bilgeleri onlar, bilgilerini tevazuun değirmeninde öğütmüş, hoşgörünün fırınında pişirmişler.


Benim gibi “ham ervahların” yüzüne gerçeği vurmuyorlar.


“İnançsızlığım”
onları kızdırmıyor, şefkat ve üzüntü uyandırıyor yalnızca.


Kendilerine açılmış ışıklı pencereden bakamamanın büyük bir eksiklik olduğunu düşünseler de bunu söylemiyor, yalnızca dostluklarıyla sezdiriyorlar.


Büyük bir “gani gönüllülükle” benimle din konuşmaya razı oluyorlar.


Bilgileriyle ezmiyorlar beni.


Dindarlıklarını, inançlarını öyle gösterişli bir madalya gibi boyunlarına takmıyorlar, benim eksikliğimden kendilerine bir paye çıkartmıyorlar.


İyi dindarları seviyorum, onlarla konuşmayı seviyorum.


İyi bir dindar, dürüst ve güvenilir bir insan demek benim için.


Allah’ın cezalandırmasından değil, Allah’ı gocundurmaktan, kendilerini “yaratanı”  yaptıklarıyla üzmekten korkuyorlar.


“İbadetlerini”
yerine getiriyorlar elbet ama asıl ibadetin hayatın her ânını, kulun her “amelini” kapsadığını, her sözün, her davranışın, her ilişkinin ibadetin bir parçası olduğunu biliyorlar.


Dürüstlüğün, cesaretin, hoşgörünün, tevazuun, hakperestliğin dindarın vazgeçilmez özellikleri olduğunun farkındalar.


Allah’ı ve dini anlatışlarında bir neşe ve sevinç var.


Çantacı Abi diyor ki, “Allah odunla besliyor bizi.”


Yüzüne anlamadan şöyle bir bakıyorum.


Şaşıracağımı, anlamayacağımı bildiği için benim tepkimi muzip bir gülücükle karşılıyor.


“Allah”
diyor, “odundan elma yapıyor, odundan üzüm yapıyor, odundan meyve yapıyor, bakıyorsun dallı budaklı bir odun duruyor toprağın üstünde, bir bakıyorsun o odunun ucunda kırmızı elmalar var.”


Ben her meyvenin bir mucize olduğunu biliyorum ama bunu “odundan meyve” diye tarif edince mucize gözümde daha iyi canlanıyor.


Allah’ın yarattığı her derdin “devasını” tabiatın bir köşesine sakladığından, kullarının bunu bulmasını beklediğinden konuşuyoruz.


Yaşamak, bulmak demek.


İnsanoğlu ağır ağır buluyor.


Hazır verilmiyor hiçbir şey.


Bunun bir amacı, bir nedeni var elbet.


Bir “dert” veriliyor, bir “derman” bulunması isteniyor.


Bilmiyorum ama sanırım tanrının en büyük emri tek kelime: “Ara.”


Aramamızı, bulmamızı istiyor.


Çünkü “tekâmül” etmek, gelişmek, olgunlaşmak, ilerlemek ancak aramakla mümkün, aradıkça yürüyoruz.


Bütün hayvanları mükemmel yaratan Allah, bir tek insanı bu mükemmellikten uzak tutuyor.


Verebileceklerinin hepsini vermiyor.


Onun yerine, insanın “arayabileceği” geniş bir arazi bağışlıyor ona, istiyor ki bu arazide tek başına yürüsün, arasın, bulsun, ilerlesin ve “yaratıcısını” bu ilerleme yeteneğiyle sevindirsin.


Bilmiyorum bunu söylemek günah mı, haddini aşmak mı ama bana tanrı hep büyük bir sanatçı gibi gelir, yarattığının “mükemmel” olmasıyla yetinmeyecek kadar büyük bir yaratıcı, yarattığının mükemmelliği kendi başına bulabilecek kadar mükemmel olmasını isteyen, kendi görkeminin, yarattığının bu mükemmelliği bulabilecek yeteneğinde billurlaşmasını arzulayan bir sanatçı.


Onun için insanın her arayışını, her buluşunu, Allah’ın aslında kendisine gösterilen bir saygı, yaratıcılığının rakipsizliğine bir alkış olarak değerlendirdiğini hayal ediyorum.


Körü körüne bir inancın, sığ bir cehennem korkusunun, bencil bir cennet talebinin, şekilci bir ibadetin onun gibi eşsiz bir yaratıcıya yetmeyeceğine, her büyük sanatçı gibi sadece kendisine değil, “yarattığına” da saygı ve hayranlık beklediğini düşünüyorum.


Bu saygıyı gösterenler, kendilerini sadece bir “kul” olarak değil aynı zamanda bir “eser” olarak da görüp, bu eseri hayatlarının her ânında mükemmelleştirmeye çalışanlar benim için iyi dindarlar.


Onun için seviyorum onları.


Onun için onlara güveniyorum.


Eksik olduğumu biliyorum, bu eksikliği tamamlamaya gücümün yetmeyeceğini de...


Ama iyi dindarlarla konuştuğumda, onlar, “mükemmele” yürüyen bir bütünün parçası olduğumu bana hatırlatan armağanlar oluyorlar.


[email protected]