Örnek

Bugünlerde bizim gazeteye uğrayan her yabancı gazeteci aynı soruyu soruyor.


“Türkiye, Arap baharı yaşayan ülkelere örnek olur mu?”


Bence sadece Arap ülkelerine değil, bazı Batılı ülkelere de örnek olabilir.


Hemen yanı başımızdaki Yunanistan’a baksanıza...


Onlara kıyasla Türkiye cennet gibi gözüküyor.


Bu, nasıl oldu?


Nasıl oldu da yıllarca Batılı ülkelere hayran olduktan, Arapların zenginliğine imrendikten sonra bugün çeşitli sıkıntılar yaşayan Arapların, Yunanlıların, İspanyolların, Portekizlilerin, Macarların imrendiği bir ülke haline geldik?


Sanırım, cevap, heykeltıraş Rodin’in o ünlü lafında gizli:


“Taşın fazlasını attım, heykel ortaya çıktı.”


Türkiye, “taşın fazlasını” atıyor.


Koca bir imparatorluğun mirasçısı, yetmiş milyonluk bir ülke yıllarca saçma sapan baskıların, yanlış kavgaların altında ezildi.


Dininden korktu.


İnsanından korktu.


Irkından korktu.


Fikrinden korktu.


Askerî vesayet, herkesi bastırdı, paraları istediği gibi dağıtıp çarçur etti.


Toplum, enerjisini, diniyle, farklı ırktan insanlarıyla çatışarak harcadı.


“Taşın fazlası”
, içindeki asıl yapının ortaya çıkmasını engelledi.


Şimdi bir barışma dönemine girdik.


Önce dinimizle barışıyoruz.


Dindar muhafazakârlar zenginleşiyor, onların temsilcisi olan dindar insanlar dokuz yıldır ülkeyi yönetiyor, Kemalistlerin çok korktuğu, bir hayalet gibi hayatımızın içinde gezdirdiği “şeriat” gelmiyor.


Yaşanılanlar sonucunda din korkusu bitiyor.


Son seçimlerde, “laiklik, şeriatçılık” kavgası gündeme gelmedi bile, bu kavgaların anlamsızlığı ortak bir kabul gördü.


Dinle barışmak için önemli bir adım attık.


Askerî vesayet de geriletiliyor.


Askerlerin müttefiki olan “devlet zenginlerine” para dağıtılmıyor.


O para, hizmete harcanıyor.


Hastaneler, yollar, hızlı trenler, havaalanları, barajlar, okullar yapılıyor.


Milli gelir artıyor, on bin doları geçiyor.


Önceki gün, bir Kürt siyasetçisi Kadıköy’de inanılmaz sertlikte bir konuşma yapıyor, Türkleri tehdit ediyordu, “aklınızı başınıza alın, savaşırız, mahvederiz,” türünden bir şeyler söylüyordu, sesi her yanda çınlıyordu, gidip pencereden dışarı baktım, irkilen, öfkelenen, söylenen kimse yoktu, herkes sakin sakin hayatına devam ediyordu.


“Zenginlik”
diye düşündüm, “toplumları olgunlaştırıyor”.


Eğer böyle bir konuşma, Türkiye’de milli gelirin iki bin dolar olduğu günlerde yapılsaydı Kadıköy’de kan gövdeyi götürürdü, insanlar, kendi hayatlarındaki eksikliği öfkeyle kapatmak için saldırırlardı.


Belli ki dinden sonra “ırkla” olan kavgamızı da bitirmeye hazırlanıyoruz.


Federasyon çok açıkça tartışılıyor.


Anadilde eğitimin bir hak olduğu kabul görüyor.


“Bölünme korkusu”
çoktan yerini “birlikte nasıl iyi bir şekilde yaşarız” sorusuna bırakmış.


Kürt politikacılar henüz acemiler, katılar, otuz yıllık bir acıdan sonra bir barış dili tutturmakta zorlanıyorlar ama çözüme doğru yürüdükçe onların da dili değişecektir, hayatın sadece tehdit üzerine kurulmayacağını kavrayacaklardır.


Yeni anayasa, ırk sorununu bir daha geri gelmeyecek biçimde çözecek herhalde.


Belki özerk eyaletler dönemine geçeceğiz, belki federasyon kuracağız ama Kürtler bu toplumda hakları olanı alacaklar, bu Türkiye’yi daha da ileri sıçratacak.


Bunun olumlu işaretleri var, AKP’nin yeni milletvekillerinden bir hukukçunun yeni anayasayla ilgili verdiği ipuçlarını bugün bizim gazetede okuduğunuzda, çözümün pek uzakta olmadığını düşünüyorsunuz.


“Temel hak ve özgürlükleri”
anayasasının ana direği yapmış bir ülke çok rahatlayacaktır, savaşa giden enerji ve para barışa gidecek, insanlar daha rahat yaşayacak, çocuklar daha iyi eğitilecek.


Türkiye’nin elbette çok sorunu var ama şimdi bu sorunları “tek tek” konuşma aşamasına geçiyoruz, “askerî vesayet” gibi, “din” gibi, “ırk” gibi büyük başlıklı sorunları çözdükten sonra diğer sorunları teker teker çözme imkânına kavuşuyoruz.


En zorunu yaptı, taşın fazlasını attı Türkiye.


Şimdi sıra, küçük, usul darbelerle kıvrımları, çizgileri daha düzgün, daha parlak hale getirmekte.


[email protected]