Bir uzun yürüyüştür 15-16 Haziran

Aşağı yukarı bir aydır Gezi Parkı’yla yatıp, Gezi Parkı’yla kalkıyoruz. Tarihin Sesi sayfası da bir aylık. Bu dördüncü yazım ve ilk üç yazıda hep geçmişi ele aldım. “Bu sefer çok güncelle başladın, bu da nereden çıktı” demeyin lütfen. Burası bir tarih sayfası, niyetim de Gezi Parkı vesilesiyle yükselen toplumsal muhalefeti burada analiz etmek değil. Sadece olan bitenlerle ilgili birkaç noktaya temas edecek, onları söyledikten sonra da bu haftaki yazımızı yazmaya başlayacağım.


Bu sayfadan söylendiğinde “hariçten gazel” sayılabilecekleri kısaca toparlayacak olursak, iki şey söylenebilir: Birincisi son bir ay içinde Gezi Parkı vesilesiyle olup bitenlerle Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde bugüne kadar hiç şahit olmadığımız farklı tür bir muhalefet tarzı ile tanıştık. İkincisi on bir yıl içinde bin bir badire atlatarak sonunda yerini sağlamlaştırabilen farklı tür bir iktidar, ortaya çıkan krizi net olarak göremedi ve belki de on bir yılın bütün kazanımlarını bir anda heba etti.


Gördüğünüz gibi daha ilk ön değerlendirmede 90 yıllık cumhuriyet tarihimizi hızla gözümün önüne getirdim ve böyle bir muhalefet tarzına daha önce hiç rastlamadığımızı söyledim; sanırım tek başına bu bile, daha bir paragraf önce yaptığım “hariçten gazel” nitelendirmesinin pek de yerinde bir nitelendirme olmayabileceğinin bir göstergesi olabilir.


O zaman bir de “tarih nedir” diye bir soru ortaya atıp onu cevaplandırmaya çalışayım, sonra yeniden Gezi Parkı’na dönerek yukarıda yaptığım iki tesbiti biraz daha açayım. Bu haftaki tarih yazımı da en sonunda yazacağım.

 


Tarih nedir?


Ben kendi hesabıma, birçok tarihçi gibi, mutlak, ideolojiler üstü ve objektif bir tarihin olabileceğine inanmıyorum. Hiçbir değer yargısı olmayan, ya da insan olarak değer yargısı olan ama bilim yaparken bu değer yargılarından sıyrılıp “mutlak objektif doğrular” peşinde koştuğunu sa­nan bir tarihçinin ise asla var olamayacağını düşünüyorum.


İngiliz tarihçi E. H. Carr tarihçinin nerede durması gerektiğine ilişkin olarak şunları söylüyor: “Tarihçi de bir bireydir. Öteki bireyler gibi; o da aynı zamanda toplumsal bir olaydır, ait olduğu toplumun hem ürünü, hem de isteyerek ya da istemeyerek sözcüsüdür; tarihî geçmişin olgularına işte bu sıfatla yaklaşır. Bazen tarihin gidişinden ‘yürüyen tören alayı’ diye söz ederiz. Bu haklı bir benzetmedir yeter ki, tarihçi kendini ıssız bir kayalıktan çevresine bakan bir kartal ya da tören kürsüsünde önemli bir kişi say­maya kalkışmasın. Bunların hiçbiri değildir! Tarihçi alayın bir başka bölümünde yorgun argın yürüyüp giden bir başka gölgeli kişidir yalnızca.”


Carr’ı okumaya devam edelim:


1. “Olguların doğrudan doğruya kendilerinin konuş­tukları söylenirdi. Bu, elbette doğru değildir. Olgular yalnızca tarihçi onlara başvurunca ko­nuşurlar; hangi olgulara hangi sıra ya da bağlam içinde söz hakkı verileceğini kararlaştıran tarihçi­dir. Sanırım, Pirandello’nun yarattığı kişilerden biri: Olgu çuvala benzer içine bir şey koymadıkça dik durmaz, diyordu.”


2. “Biz geçmişi ancak günümüz açısından inceleyebi­lir, geçmişi anlayışımızı bugünün gözleriyle oluştu­rabiliriz (..) Tarihçi geçmişin değil, bugünün insanıdır.


3. “Tarihçi bugününün bir parçası ve olgu­larsa geçmişe ait olduklarından, bu karşılıklı etki­leşim, aynı zamanda bugün ile geçmiş arasında bir karşılıklığı işin içine katar. Tarihçi ve tarihin olguları birbirleri için gereklidir. Tarihçi olguları olmaksı­zın köksüz ve boş, olgular tarihçileri olmadan ölü ve anlamsızdır. Bundan ötürü ‘Tarih nedir’ sorusu­na ilk cevabım şu olacaktır: Tarihçi ile olguları ara­sında kesintisiz bir karşılıklı etkileşim süreci, bu­gün ile geçmiş arasında bitmez bir diyalog.” ... “Benim, bugünle geçmiş arasındaki diyalog dedi­ğim, tarihçiyle olguları arasında karşılıklı etkileşim süreci, soyut ve yalıtılmış bireyler arasında bir di­yalog değil, bugünün toplumu ile dünün toplumu arasında bir diyalogdur. Burckhardt’ın deyişiyle, ta­rih ‘bir dönemin öbüründe kayda değer buldukla­rının yazımı’dır. Geçmiş, bizim için bugünün ışığın­da anlaşılabilir ve bugünü tümüyle ancak geçmişin ışığında anlayabiliriz.


Carr’dan sonra bir alıntı da Mete Tunçay’dan yapıp bu bahsi kapatalım: “Tarih her kuşakta yeniden yazılmak gerekir. Bunun nedeni, bugünle dün, şimdiyle geçmiş arasındaki sürekli etkileşimdir. Her çağda değişen sorunsal çerçeveyi geçmişin birikimi belir­lediği gibi; tarihte görülenleri de, insanların kendi günlerinde gördükleri belirler.”

 


Neden farklı


Madem tarihçi geçmişin değil, bugünün insanı, madem tarih bugün ile geçmiş arasında bitmez bir diyalog, o zaman tarihçinin bugün hakkında da bir şeyler söylemeye hakkı var, üstelik bunu yapmazsa işini iyi yaptığı söylenemez.


Gezi Parkı çerçevesindeki eylemler Türkiye’nin yerleşik ama köhneleşmiş siyaset anlayışını bir ay içinde yerle bir ettiği için farklıydı. Türkiye’nin kalıplaşmış, klasik siyaset anlayışlarının neredeyse tamamı orada reddedildi. Her şeyden önce, görünüşte, kesilen üç-beş ağaçtan başlayan, ama onun sınırlarını ânında aşan ve ilk günlerdeki polis şiddeti karşısında kendiliğinden gelişip büyüyen bir gençlik hareketiydi.


Öncelikli olarak iktidara “yeter artık, bana bu kadar karışamazsın, beni bu kadar şiddetle ezmeye kalkışamazsın, benim ne yapacağımı, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bana dikte edemezsin” dediler. Arkasında hiçbir yerleşik örgüt bulunmayan, kendi organizasyonunu kendisi yapmaya çalışıp bunu başarıyla hayata geçiren bir hareketti. Gezi Parkı içindeki dayanışma ruhunun 1997 depremindeki dayanışma ruhundan hiç de aşağı kalır bir tarafı yoktu, belki de fazlası vardı.


Durumdan vazife çıkartıp hareketin önderliğini ele geçirmek isteyen farklı siyasi grupları ve ayrıca şiddet kullanan polise karşı barikatlar kurarak yer yer şiddetle karşı koyan eski tip solcuları, bunları yapmadıkları sürece içlerinde barındırdılar, yapmaya kalkıştıklarında onlara da karşı durdular.


Katılımcılarının ezici çoğunluğunu 28 Şubat 1997 post-modern darbesi sırasında çocuk yaşlarda olanlar oluşturuyordu. Kendilerine “tamam şimdi protesto ediyorsun da 28 Şubat’ta neredeydin” diye çok etkili bir eleştiri yaptığını sananlara “kreşteydim amca” cevabını vererek bir başka kelime daha etmelerinin önünü tamamen kesen müthiş bir mizah anlayışına sahiptiler.

 


Evet mizah!


Galiba Gezi’de ortaya çıkan en önemli unsurlardan biri mizahtı. Küfürlü olanlar bir kenara ayrılırsa bugün sosyal medyada ve internet sitelerinde ânında ulaşılabilecek çok zengin ve yaratıcı bir mizah anlayışı ortaya çıktı. İktidarı eleştiren zekâ dolu yazılar bir anda duvarları kapladı. Bununla da kalınmadı, farklı türden çok sayıda örnek de var. Mesela Türkiye Cumhuriyeti’nin 90 yıllık siyaset anlayışını üç kelimeyle özetleyen “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları aniden ülke geneline yayılınca, her kimse biri, herhalde Türkiye Cumhuriyet tarihinin en saçma, ama en anlamlı ve komik sloganlarından biri olan “Mustafa Keser’in askerleriyiz” sloganını duvarın birine yazıverdi.


Direniş ruhunu kıracağı varsayılan biber gazları ve tomalardan sıkılan kimyasal maddeli (ilaçlı?) sular ne bu ruhu kırdı, ne de gençlerin ümitlerini kaybettirdi. Aksine direnişin ruhu olan mizahın en üst düzeylere tırmanmasını sağladı.


Kısacası direniş ruhu sürdü, sürüyor ve galiba yerleşik siyaset anlayışlarını yerle bir ede ede sürecek...

 


İktidar ne kaybetti


Süreci ve ortaya çıkan krizi sağduyuyla değerlendiremeyen ve iyi yönetemeyen iktidar bir ay içinde hata üstüne hata yaptı. Daha ilk gün başlayan polisin şiddeti arttıkça ve gaz bulutları bir anda İstanbul semalarını kaplayınca çok küçük çaplı başlayan protesto zinciri bir anda çığ gibi büyüdü. Büyüdükçe de iktidarın hataları arttı; devletin kullandığı orantısız güç giderek büyüdü; devlet ve iktidar partisi içinden zaman zaman faklı ve birbirleriyle çelişen sesler yükseldi; iktidar nihai olarak “ben seçimle geldim yetki benim, halktan aldığım yetkiyi böyle kullanıyorum, beğenmeyen beğenmediğini sokakta değil ancak seçimde gösterebilir” diyerek demokrasiyi sadece sandığa indirgeyince, Türkiye’nin geleceği olan gençliğin önemli bir bölümünü ve mağdur oldukları dönemlerdeki destekçilerini neredeyse tamamen kaybetti.


İktidarın artık tamamen kaybettiği o protestocular içinde çok sayıda;


• AK Parti’ye karşı açılan internet magazinciliği temelli kapatma davasına,


• Meclis’e rağmen Anayasa Mahkemesi’nin sürdürülmesini sağladığı başörtüsü yasağına,


• 367 gibi saçma sapan bir gerekçeyle cumhurbaşkanlığı seçiminin önünün tıkanmasına,


• Askerî vesayet rejiminin sürdürülmesi hamlelerine, karşı duranlar ve AK Parti’nin son on yıl içinde Türkiye’de gerçekleştirdiği önemli ve tarihî dönüşümü belli ölçülerde destekleyip cesaret verenler vardı.


Ulusal medyaya hâkim olan penguen haberciliğine rağmen uluslararası yayın kuruluşları, olan bitenlere büyük ilgi gösterdiler ve her şey dünya kamuoyunun gözü önünde cereyan etti. Böyle olunca iktidar uluslararası kamuoyunun da tepkileriyle yüz yüze kaldı.

 


Devletin öteki 15-16 Haziranı


Galiba sayfanın sonlarına geldim ve yerimiz de pek kalmadı. Hızla bu haftaki yazımıza başlayalım. İktidar kanadından, müdahale açısından, uzun süren bir sessizlik döneminin ardından, 14 haziranda gelen “24 saat içinde bu iş bitsin” demecinin ardından Gezi Parkı’na biber gazlı müdahale 15 haziran akşamı saat 20:55’te geldi. Olaylar ertesi güne de sarktı. İleride tarihçiler bunu herhalde 15-16 Haziran 2013 müdahalesi türünden bir başlık altında yazacaklardır.


Oysa bugüne kadar 15-16 Haziran denince, Türkiye’de 1970’de olup bitenler akla gelirdi. Yani devletin bir de 1970’teki 15-16 Haziranı vardı.


Şimdi hızla 1970’te neler olup bittiğine bakalım.


Sendikalar Kanunu’nda önemli değişiklikler yapan bir kanun tasarısı 11 Haziran 1970’te Millet Meclisi’nde Adalet Partili ve Cumhuriyet Halk Partili milletvekillerinin oylarıyla kabul edilerek Cumhuriyet Senatosu’na gönderildi. Tasarı işçilerin istedikleri sendikalara serbestçe üye olma haklarıyla, memnun olmadıkları sendikalardan ayrılma haklarını zorlaştırıyor, ayrıca toplu sözleşme ve grev haklarına kısıtlamalar getiriyordu. Buna göre, bir sendikanın ülke çapında faaliyet gösterebilmesi için o işkolundaki işçilerin en az üçte birini üye yapmış olması gerekiyordu. Konfederasyonların kurulabilmesi için de ülke çapındaki sendikalı işçilerin en az üçte birini üye kaydetmiş olmaları şartı getirilmişti. Bu değişiklikler Türk-İş’in önünü açmış ve açıktan açığa DİSK’i hedef almıştı.


15 haziran günü protestolar başladı
, önce işyerlerinde toplanan işçiler, sokaklara çıkarak yürüyüşe geçtiler. Eylemler bir anda sanayinin kalbi olan İstanbul ve Kocaeli’ne yayıldı. İstanbul’da dört ayrı yürüyüş kolu oluştu. Birincisi Anadolu yakasında Ankara Asfaltı üzerinde, ikincisi Eyüp- Alibeyköy- Silahtar- Cendere üzerinde, üçüncüsü Topkapı- Çekmece- Zeytinburnu üzerinde, dördüncüsü Levent- Boğaz üzerinde... Yollar tutulmuş, trafik tamamen durmuştu. İstanbul- Ankara yolu kesilmiş, Bakırköy taraflarında da Londra Asfaltı trafiğe kapatılmıştı. Gebze’den başlayan yürüyüş kolu Kartal bölgesinin işçileriyle birleşerek dev bir kortej oluşturmuştu. İzmit bölgesinde de başta Yarımca- İzmit yürüyüşü olmak üzere çok sayıda protesto gösterisi yapıldı. İlk günkü gösterilere 100’ün üzerinde işyerinden 70 bin civarında işçi katıldı.


Gösteriler 16 haziranda aynı güzergâhlar üzerinde sürdü. Göstericilerin sayısı ikinci gün 150 bini buldu. Emniyet güçleri bütün yürüyüş kollarının şehrin merkezî yerlerinde toplanmasını engellemek için barikatlar kurdu, köprüler açıldı, vapur seferleri iptal edildi. Bazı barikatlar aşılırken bazı yerlerde polisle göstericiler arasında arbede çıktı. En sert çatışma Kadıköy’deki Yoğurtçu Parkı’nda oldu. Gün içinde üç işçi, bir esnaf ve bir polis yaşamını yitirdi.


Olayları toplum polisiyle önleyemeyen hükümet öğleden sonra toplandı ve çareyi sıkıyönetim ilan etmekte buldu. Sıkıyönetim komutanlığı her türlü işçi eylemini yasakladı ve DİSK yöneticileri gözaltına alındı. Beş bin kadar işçi işten çıkartıldı. Ağustos başında Cumhuriyet Senatosu tasarıyı bazı küçük değişikliklerle kabul etti. Bununla birlikte önce TİP’in ardından CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvurular sonuç verdi ve mahkeme protestolara neden olan kanun değişikliklerinin önemlilerini anayasaya aykırı bularak iptal etti.

 


Sonuç yerine


Sadece günlerinin haziranın 15 ve 16’sına denk gelmesi açısından değil aynı zamanda hak ihlalleri karşısında demokratik protesto hakkının kullanılması açısından da galiba 1970 ile 2013 arasında bir benzerlik kurulabilir. İktidarın karşı tepkisinin sertliği arasında da benzerlikler var. Siyasi sonuçlar açısından da şöyle bir paralellik kurulabilir: 1970 hareketi “Türkiye’de işçi sınıfı yoktur, dolayısıyla temel strateji Milli Demokratik Devrim’dir” diyen ve solda epeyce yaygın olan bir anlayışı büyük bir sarsıntıya uğratmıştı, 2013 hareketi de eski tarz siyaset anlayışını benzer bir sarsıntıya uğrattı.


1970’te nihai olarak Anayasa Mahkemesi üzerinden bir sonuç alınırken 2013’te süreç hâlâ devam ediyor. İktidarın “illa da yapacağım” noktasından “bunu halka soracağım” deme noktasına gelmiş olması başlı başına önemli bir kazanım.

 


Kaynakça


1. Son bir ay içinde olup bitenler.

2. Kamil Ateşoğulları, 15-16 Haziran: İki Uzun Gün ve Bir Uzun Yürüyüş, DİSK,
Birleşik Metal İşçileri Sendikası Yayını, 2003.



[email protected]