Atatürk’ün 15 yıl süren cenaze töreni
Hastalığının ağırlaşması üzerine 27 Mayıs 1938’de İstanbul’a gelen Atatürk’ün bundan 73 yıl önce, 10 Kasım 1938 günü, Dolmabahçe Sarayı’ndaki odasında saat 9’u 5 geçe dünyaya gözlerini yumduğunu hepimiz ezberlemişizdir. Ama ölümünden sonra olanları pek bilmeyiz. Bilmediklerimiz arasında, Atatürk’ün cansız bedeninin Anıtkabir’e gömülünceye kadarki uzun ve zahmetli yolculuğu da vardır.
Ölüm haberinin duyulmasından sonra Ankara’da telaşlı saatler yaşanmış, ancak çok kısa sürede siviller ve askerler arasında 1937 sonbaharında Atatürk tarafından kızağa çekilmiş olan İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı konusunda anlaşma sağlanmıştı. 11 kasım günü İnönü Cumhurbaşkanlığı’na seçildikten hemen sonra Başbakan Celal Bayar jest yaparak istifasını verdi ama İnönü şaşırtıcı biçimde Bayar’ı yeniden hükümeti kurmakla görevlendirdi. Ancak bu görevlendirmenin ömrü çok kısa olacak, İnönü kendisine yakın Refik Saydam’ı Başbakan olarak görevlendirecekti. Ömrü çok kısa sürecek olan İkinci Bayar Hükümeti ise neredeyse sadece Atatürk’ün cenaze işleriyle ilgilenecekti.  


“Burası türbeye benziyor”


Bunlar olurken bir yandan da Atatürk’ün naaşı tahnit (bozulmaması için ilaçlamak) edilmişti. Çünkü hükümet henüz cenazeyi nereye defnedeceğine karar vermemişti. Hükümetin 13 kasımdaki ilk toplantısında Milli Savunma Bakanı Kazım Özalp’in Ankara’daki Etnografya Müzesi’ni önerisinden başka öneri gelmeyince Atatürk’ün ‘Muvakkat Mezarı’ olarak Etnografya Müzesi’nde karar kılınmıştı. Arkeolog Remzi Oğuz Arık’a göre bunun nedeni, 1933’te müzenin inşaatını ziyaret eden Atatürk’ün müzenin kubbesinden çok etkilenerek “Burası türbeye benziyor” demesiydi. Gerçekten de Etnografya Müzesi, kiliselerde kullanılan haç tipi planla, cami ve türbelerde kullanılan kubbeyi başarılı biçimde birleştiren bir üslupla inşa edilmişti ama Doğulu havası daha belirgindi. Ancak, Atatürk’ün binayı türbeye benzetmesi iltifat değilse, cenazenin buraya gömülmesi Atatürk’ün hatırasına saygısızlık olmaz mıydı? Eğer bu bir iltifatsa Batı kültürüne hayran bir önderin ‘Doğulu’ bir binaya gömülmesi garip kaçmaz mıydı? Bu tür soruların üzerinde durulup durulmadığını bilmiyoruz. Aksine cenaze işleri için 500 bin Türk Lirası (bugünün değeriyle yaklaşık beş-altı milyon dolar) ödenek ayrıldıktan sonra tam 15 yıl sürecek bir sürecin ilk aşamasına geçilmişti.
Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Atadan’ın isteği üzerine 16 kasım (bazı kaynaklara göre 19 kasım) 1938 sabahı 8:10’da Diyanet İşleri Başkanı Şerafeddin Yaltkaya tarafından kıldırılan cenaze namazı sonrasında (iddiaya göre cemaat ‘Allahu ekber’’ yerine ‘‘Tanrı uludur’’; ‘‘Selâmun aleyküm’’ yerine ‘‘Esenlik üzerinize olsun’’ demişti) cenaze Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede (Tören) Salonu’nda kurulan katafalkta konuldu ve 19 kasıma kadar halkın ziyaretine açıldı. (‘Katafalk’ önünden geçilerek saygı gösterilmek istenen cenazenin yerleştirildiği yüksekçe platform anlamına gelen Fransızca kökenli bir terimdi.) Türk bayrağına sarılı katafalk muhtemelen CHP’nin Altı Ok’unu sembolize eden altı meşaleyle aydınlatılıyordu. Cenazenin başında dördü general (Fahreddin Altay, Halis Bıyıktay, Cemil Cahit Toydemir ve Ali Sayit Akbaytogan), ikisi mehmetçik altı kişinin nöbet tutması da bu sembolizmle ilgili olabilirdi. Bu dört günde, cenazeyi 500 bine yakın kişinin ziyaret ettiği söylendi.  


Chopin’in Cenaze Marşı


19 kasım günü, saat 9:22’de bir askerî araca konan cenaze yine askerî bandonun çaldığı Chopin’in Cenaze Marşı eşliğinde Tophane ve Galata Köprüsü yoluyla Sarayburnu’na doğru yola çıktı. Türk bayrağına sarılı cenaze arabasını altı at çekiyordu ama bu sefer arabaya dört değil sekiz general ile Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri’ni temsil eden birer mehmetçik eşlik ediyordu. En önde Atatürk’ün İstiklal Madalyası’nı taşıyan bir general (İlyas Aydemir) yürüyordu. Yani ya sayısal sembolizmden vazgeçilmişti ya da bizim anlayamadığımız başka bir sembolizm vardı.
Törene şahit olan Fransız gazeteci Emile Bouery “Türkiye’nin eski payitahtı tanımayacak bir haldeydi. Acıyla ezilmiş tek vücut bir ulus, her tarafta bedbin insanlar, yaşlarla dolu gözler, sessiz sokaklar...” diye yazmıştı.
Sarayburnu’nda Zafer Torpidosu’na teslim edilen cenaze, oradan Yavuz Zırhlısı’na nakledilecek ve saat 13:40’ta 101 pare top atışıyla Marmara’ya doğru yola çıkacaktı. Topları atanlar Britanya, Sovyetler Birliği, Fransa, Yunanistan ve Romanya’dan cenaze için gelen gemilerdi. Bu gemiler sembolik olarak Yavuz’a kısa bir süre eşlik ettiler. Ardından cenaze tekrar Zafer Torpidosu’na aktarıldı ve torpido cenazeyi Ankara’ya taşıyacak trenin kalkacağı İzmit’e hareket etti.  


Neden Sarayburnu?


Kortejin son durağının neden Sarayburnu olduğu, cenazenin neden gemiler arasında getirip götürüldüğü ya da neden Haydarpaşa’dan değil de İzmit’ten trene bindirildiği sorulabilir. Resmî tarihçilerin birinci soruya cevabı “Atatürk’ün 15 Mayıs 1919 günü Samsun’a gitmek üzere Sarayburnu’ndan yola çıkmış” olduğudur. Döküm işleri Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel tarafından Viyana’da yapılan ve 1926’da Sarayburnu’na dikilen bronz Atatürk Heykeli’nin neden daha merkezî bir yere değil de Sarayburnu gibi gözlerden ırak bir yere dikildiği sorusuna da benzer cevap verilmişti. Kanımca bölgenin Marmara Denizi’ne ve Boğaz’a hâkim coğrafi pozisyonu ile Antik dönemde, Bizans döneminde ve nihayet Osmanlı döneminde şehrin en saygın köşesi olması burayı Cumhuriyet elitlerinin gözünde de önemli hale getirmiş gibidir. Yani ne kadar “geçmişten koptuk” denirse densin, geçmişin değerlerini bir çırpıda silip atmak zordu.
Cenazenin trene Haydarpaşa’dan değil de, İzmit’ten bindirilmesi ise denizcilik teamüllerine göre, açık denize açılmayan bir geminin 101 pare top atışıyla uğurlanmasının yakışık almamasıyla ilgili olmalıydı. Anlaşılan sırf törene görkem kazandırmak için cenaze gemiden gemiye taşınmıştı.  


Yol boyu karanfiller


Sonunda İzmit’te hazırlanan özel bir trene aktarılan cenaze Arifiye, Doğançay, Geyve, Pamukova, Mekece, Osmaneli, Vezirhan, Bilecik, Karaköy, Eskişehir, Beylikahır, Sarıköy, Polatlı, Etimesgut, Gazi Çiftliği duraklarında toplanan halkın gözyaşları ve çiçek yağmuru arasından geçerek 20 kasım günü sabah 10:00’da Ankara’ya varmış, cenazeyi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve büyük bir grup milletvekili karşılamıştı..
Ancak cenaze doğrudan Etnografya Müzesi’ne götürülmedi. Önce İkinci Meclis Binası ile Ankara bürokrasisinin buluşma yeri olan Ankara Palas arasındaki yolun üzerine yerleştirilen katafalka konuldu. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Binası’nın Alman mimarı Bruno Taut’un Türk mimar Mahmut Bilen’le birlikte tasarladığı katafalk 14 metre yüksekliğinde, yeşilliklerle kaplanmış dört sütunun arasına asılmış dev bir Türk bayrağının altına yerleştirilmişti. Bu katafalkı da aynen İstanbul’da olduğu gibi yüz binlerce kişi ziyaret etti.  


Asker sayısı artıyor


Resmî cenaze töreni 21 kasım günü saat 9:30’da TBMM’de yapıldı. Ardından cenaze askerî bir araçla Etnografya Müzesi’ne götürüldü. Bu yolculuğa da aynen İstanbul’da olduğu gibi İngiliz, Alman, Rus, Yunan, İran ve Yugoslavya’dan gelen şeref kıtaları ve Chopin’in Cenaze Marşı eşlik etmişti. Değişik olan ise, kortejin biraz daha hızlı hareket etmesi, atlı arabanın yerini zırhlı askeri aracın alması ve asker sayısının artmasıydı. Bu sefer cenazeye 66’sı önde, 30’u arkada 96 asker eşlik etmişti.
Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’nun eseri olan ve 1925-1928 arasında inşa edilen Etnografya Müzesi’nin hemen giriş bölümündeki mermer masanın üzerine konan tabutun öylece açıkta durmasının yakışıksız olduğu görülünce, bu bölüme bir mezar odası yapılmasına karar verildi. Atatürk’ün naaşı TBMM Başkanı, Genelkurmay Başkanı, Vali, Belediye Başkanı ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ile Yaveri’nin katıldığı bir törenle 31 Mart 1939 günü, yani Atatürk’ün ölümünden neredeyse beş ay sonra, mezar odasına indirilebildi. Ancak ilginçti, törende Cumhurbaşkanı İsmet İnönü yoktu ve bu durum çeşitli dedikodulara neden olacaktı.
Atatürk’ün Daimi Mezarı’nın nereye yapılacağı konusu da epey tartışılmıştı. Sonunda kararı çeşitli bakanlıkların temsilcilerinden oluşan bir komisyonun vermesi kararlaştırıldı. Komisyona 1928’de Ankara’nın imar planını yapan Herman Jansen, Ankara’daki birçok resmî binanın (şimdiki TBMM binasının da) mimarı olan Clemens Holzmeister, İstanbul’daki Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocalık yapan ve bazı İnönü heykellerinin yaratıcısı Rudolph Belling ile Ankara’daki katafalkın mimarı Bruno Taut da davet edilmişti.  


“Beni Çankaya’ya gömün”


Komisyon 16 Aralık 1938’deki ikinci toplantısında ‘Daimi Mezar’ için yer önerilerini görüştü. Yeşiltepe Timurlenk Tepesi, Gençlik Parkı, Gazi Orman Çiftliği, Altındağ Hıdırlıktepe, Bakanlıklar semti, Çankaya Tepesi, Etnografya Müzesi’nin önü, eski Ziraat Mektebi ve şimdiki TBMM’nin arkasındaki Kapatepe seçenekleri üzerinde duruldu.
Güya Atatürk Orman Çiftliği’nin Müdürü Tahsin Bey’e şöyle demişti: “Şu küçük tepede bana küçük ve güzel bir mezar yapılabilir. Dört yanı ve üstü kapalı olmasın (...) Açıklardan esen rüzgâr bana yurdun her yanından haberler getirir gibi, kabrimin üstünde dolaşsın. Kapıya bir yazıt konulsun. Üzerine ‘Gençliğe Söylev’im yazılsın. Orası yol uğrağıdır. Her geçen, her zaman okusun ...”
Afet İnan’a göre ise Atatürk önce “Beni Çankaya’ya gömün” demiş ama sonra fikrini değiştirerek “Milletim beni istediği yere gömsün. Ama benim hatıralarımın yaşayacağı yer Çankaya olacaktır” demişti. 15 milletvekilinden oluşan komisyon tam Çankaya’yı oylayacaktı ki Trabzon Milletvekili Nihat Aydın, bugünkü yer olan Rasattepe’yi önerdi. Aynı gün üyeler Rasattepe’yi keşfe gittiler. Tepenin Ankara’ya hâkim konumu geziye katılan milletvekillerini çok etkilemişti Sonunda sürpriz aday Rasattepe seçildi. (Bunlar olurken Bruno Taut hayata gözlerini yummuştu.)  


Azametli, kuvvetli, şerefli anıt


18 Şubat 1941 tarihinde uluslararası bir yarışma açıldı. Şartnamede “azamet, kuvvet, şeref, kudret, eşsiz” gibi kelimeler mimarlardan ne beklendiğini gösteriyordu. Başvuruların kabulü 2 Mart 1942’de sona erdi. Yarışmaya yurt içinden ve dışından (Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya’dan) 49 başvuru yapılmıştı. 24-31 Mart 1942 tarihleri arasında Ankara Sergi Evi’nde sergilenen projeleri Alman mimar Prof. Paul Bonatz, “İsviçre Devlet Mimarı” Prof. Ivar Tengbom, Macar mimar Prof. Karoly Wichinger, Türk mimar Prof. Arif Hikmet Holtay, Bayındırlık Bakanlığı Müsteşarı Muammer Çavuşoğlu ve Ankara Planlama Direktörü Muhlis Sertel’den oluşan bir jüri değerlendirdi. İlk elemede seçilen üçü Türk, üçü İtalyan, biri Alman ve biri İsviçreli ekibe ait sekiz projeden üçüne (Emin Onat-Orhan Arda, Johannes Kruger ve Arnaldo Foschini’nin projelerine) üç biner lira ‘Birincilik Ödülü’ verildi. Kalan beş proje ise biner liralık ‘Şeref Mansiyonu’ ile değerlendirildi. Birincilik Ödülü verilen üç projeden hangisinin seçileceğine TBMM karar verecekti. Meclis kararını 7 Mayıs 1942’de açıkladı: “Milli evlatlarımız olan” Emin Onat ile Orhan Arda’nın ortak projesi seçilmişti.
İronik olarak ‘milli mimarların’ ‘milli lider’ için çizdikleri proje hiç de ‘milli’ özellikler taşımıyordu. Hatta ‘Anıtkabir’ Antik Dönem’in Yedi Harikası’ndan biri olan Karya Kralı Mausellos’un mezarının (Mauseleum) bir benzeriydi. Mimarlar benzerliği reddetmedikleri gibi bunu Türk Tarih Tezi ile açıkladılar.  


Tümülüs üzerine inşaat


Temel atma töreni 1,5 yıl sonra, 9 Ekim 1944’te yapıldı. Bu törende de Cumhurbaşkanı İnönü yoktu. Ancak inşaat bir türlü ilerlemiyordu. Gecikmenin bir nedeni zeminin depreme dayanıklı olmadığının ortaya çıkmasıydı. Rasattepe aslında bir ‘tümülüs’ idi, yani yığma toprakla yapılmış tarihî bir mezar yeriydi. Dolayısıyla Anıtkabir gibi ağır bir yapıyı taşıması zordu. İnşaatı yürüten ekip Almanya’da kullanılmaya başlanan ‘Radye General’ sistemini önerdi. Ayrıca mozolenin üst kısmındaki kütlenin yüksekliği de 35 metreden 20 metreye indirilecekti. Bu tedbirler için de 10 milyon liralık bütçenin 24 milyon liraya çıkarılması gerekmişti. Bu da savaş yıllarının ekonomik şartlarında hükümeti zorlamıştı.
14 Mayıs 1950’de “Yeter Söz Milletindir” diyerek seçimlerden ezici bir zaferle çıkan Demokrat Parti, Atatürkçülük şampiyonluğunu CHP’nin elinden almak için Anıtkabir inşaatına hız verdi. İnşaat 1 Eylül 1953’te tamamlandı. (Bugün Atatürk’ün özel eşyalarının ve 3.123 kitabın sergilendiği müze bölümü ise ancak 21 Kasım 1960’ta açıldı.)  


Karnaval havasında nakil


9 Kasım 1953 günü Etnografya Müzesi’ndeki yerinden vinçlerle çıkarılan ve hekimlerce muayene edilen naaş (ölüye yönelik saygısızlığın zirvesini oluşturan bu muayeneye ilişkin ayrıntıları yazının internet nüshasında okuyabilirsiniz) 10 Kasım günü törenle Anıtkabir’e nakledildi. Bu törenin daha öncekilerden en önemli farkı, hüzünlü olmaktan çok bir karnaval havasında geçmesiydi. Yine askerî bando marşlar çalmıştı ama bu sefer Chopin’in Cenaze Marşı yoktu. Kortej yol boyunca ilerlerken, Türk Hava Kurumu’nun uçakları Atatürk’ün bir portresini Ankara semalarında dalgalandırıyordu. Uçaklardan naaşın üzerinde ufak paraşütlerle bağlı çiçek demetleri atılıyordu. Benzer yan ise, cenazeye yine askerlerin egemen olmasıydı. Öyle ki bu sefer cenaze arabasına tam 138 subay ve er eşlik ediyordu.
Atatürk’ün doğum yeri Selanik’ten, Kore’deki Birleşmiş Milletler Mezarlığı’nda Türk şehitlerinin yattığı bölümden ve Suriye’de Selçuklu kumandanı Süleyman Şah’ın mezarından getirilen toprakla gömülen cenazenin bu uzun ve zahmetli yolculuğundaki durakların her biri, Atatürk’ün totemleştirilmesi ve tabulaştırılması sürecinde bir aşamaya tekabül ediyordu. Dolmabahçe Sarayı’nın 71 No’lu odası, etten ve kemikten müteşekkil ‘ölümlü’, ‘insan’ Atatürk’ü temsil ediyordu. Ancak Atatürk’ün İstanbul’da ölmesi, Kemalist kesimin eski düzenin başkenti İstanbul’a duyduğu antipatiyi arttırmış olabilirdi. Nitekim Dolmabahçe Sarayı, ancak 1950’lerde popüler olmuştu.
Cenaze törenlerindeki bazı unsurlar (katafalk ve cenaze marşı gibi) Batı kültürüne sempatiyi simgeliyor, ‘altı asker’, ‘altı at’ gibi unsurlar ise CHP’nin ideolojik yönelimlerini vurguluyordu. Törenlerde giderek artan asker sayısı Atatürk tabusunun ilerde hangi amaçlarla kullanılacağının ipuçlarını veriyordu. Etnografya Müzesi’ne nakil, bir türlü dâhil olunamayan Batı kültüründen Doğu kültürüne yönelişi sembolize ediyordu. Ancak bu dönemde pek az kişi mezarı ziyaret edebilmişti. Çünkü hem ziyaret günleri ve saatleri kısıtlıydı, hem de devletten izin almak gerekiyordu. Belki de, hayatı boyunca Atatürk’ün gölgesinde kalan İnönü’nün Atatürk’ü unutturmak için başvurduğu bir yoldu bu. ‘Milli mimarlar’ tarafından binaları Klasik Yunan tarzında, Aslanlı Yol’u Hitit tarzında tasarlanan Anıtkabir ise, Sakallı Celal’in veciz ifadesiyle söylersem “Doğu’ya doğru giden bir geminin güvertesinde Batı’ya doğru koşan” bir toplumun zihinsel yarılmasının anıtsal ifadesiydi....  
 

Atatürk’ün naaşı ne durumdaydı?  

8 Kasım 1953 Pazar gecesi Ankara’da Yüksel Caddesi’ndeki evinde 40 derece ateşle yatan Ankara Üniversitesi’nin uzman patologlarından Prof. Kamile Şevki Mutlu’ya bir telefon gelmişti. Arayan Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’dı. Vali Ata'nın naaşının Anıtkabir’e nakledileceğini, ancak 14 yıldır tahnitli olarak muhafaza edilmekte olan naaşın ananeye uygun olarak toprağa verilmesi için muayene edileceğini söylemişti. Kamile Hanım, önce hastalığını bahane ederek muayeneye katılmak istemedi ama Vali tarafından ikna edildi. Gerisini Kamile Şevki Mutlu’nun 14 Mart 1964 tarihli Tıp Dergisi’ne yazdığı yazıdan okuyalım: “...9 Kasım 1953 Pazartesi. Etnografya müzesinde aziz ölünün huzurundayız. Titriyorum. Eşim bütün kuvvetiyle tutmasa yere yuvarlanacağım. Komite üyeleri solumda geride duruyorlar. Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’ndan on öğretmen önümdeler. Bana yardımcı olarak geceden isimlerini verdiğim adlî tıp doçenti, kıymetli ve vefakâr eski mesai arkadaşım Dr. Cahit Özen, Histoloji asistanım Dr. Şeref Yazgan ve Ankara Numune Hastanesi otopsi salonunda vaktiyle uzun yıllar benimle beraber çalışmış emektar Salih Kebapçı yanımdalar; gözümün içine bakıyorlar, çıt yok. Genç öğretmenlere gül ağacından yapılmış tabutun kapağını açmalarını söylüyorum. Ne çevik ve enerjik bir çalışma. Vidaların sökülmesi dakika bile almıyor. Kapak kaldırıldı. Şimdi lehimli kurşun tabut görünüyor. Bunun kapağının yalnız üç kenarında lehimin sökülmesini istiyorum; bu da hemen yerine getiriliyor. Lehimi sökülmeyen kenarı üzerinde çevrilerek kapağın açılmasıyla derin bir huzura kavuşuyorum; çünkü naaş ile tabut arasındaki boşlukları silme dolduran ince talaş tozu ıpıslak. Ve tahnit solüsyonundaki şimik maddelerin kokusunu almaktayım. Heyecanım artıyor. Demek Ata’nın maddi varlığını, fani hayatına son verdiği andaki durumu ile görebileceğim. Hâlbuki kulaklarımıza ne dedikodular gelmişti; tahnit iyi yapılmamış, pütrifikasyon neticesi husule gelen gazlarla tabut patlamış, nöbetçi er korkusundan bayılmış vs. vs... Bu söylentilerden bir patolog olarak yıllarca nasıl üzülmüştüm. Şimdi ise şu ıslak talaş tozu bana her işin yolunda yapılmış olduğunu kesin olarak haber veriyordu. Talaş tozu tabutun ayak tarafına doğru toplandı. Naaş kahverengi muşamba ile sarılı olarak göründü. Yüzünü örten ıslak pamuk kitlesi kaldırıldı ve Ata’nın mü-heykel yüzü ile karşılaştım. Ata ve eseri bir an birbirimize bakıştık sanki... Uzun kaşlarından ince bir tutam sol göz kapağının üzerine inmiş, Ata sanki 15 yıl önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki hasta yatağında uyuyor... Ağzımdan hemen şu sözler döküldü: Bu tahniti eski Gülhane hocalarından Prof. Dr. Lütfi Aksu yapmıştı. Kendisi iki sene önce rahmetli oldu. Nur içinde yatsın. Evet, ideal bir tahnitti bu. Rahmetli hoca kullandığı solüsyondan birer şişeye doldurup ağızlarını lehimlemiş, üzerlerine yapıştırdığı etiketlere terkibini kaydetmeyi de ihmal etmemiş ve bunları Ata’nın kolları arasına yerleştirmişti. Başımı çevirdiğim zaman kimse nefes bile almıyor zannettim. Aşağıda duran komite üyelerine ‘Yüzünü görmek ister misiniz’ dedim. Ansızın bir ürperti, bir geri çekilir gibi hareket ve sonra yine derin bir sükût... Saygı duruşunda bulunan subaylara varıncaya kadar, herkesin bir bir katafalka çıktığını ve [TBMM Başkanı] Abdülhalik Renda’nın aziz ölünün yüzü ile karşılaşır karşılaşmaz tabutun yanına yıkıldığını unutamam. O arada Doç Dr. Cahit Özen elimi öpüyor ve heyecanla şunları söylüyor: ‘Hocam sağ olun, bana bu tarihi günü yaşattınız.’

Komite üyelerine naşın tahta tabuta hemen o gün konulmasının mahzurlarını ve bu işin Anıtkabir’e nakil töreninin yapılacağı ertesi sabahın erken saatlerine bırakılmasının fenni zaruretini açıklıyorum. Numune Hastanesi’ne gönderdiğim Dr. Şeref Yazgan’a bir miktar fiksatör hazırlatıp kurşun tabut içine ilave ediyoruz. Kapak yeniden lehimleniyor. Üzerine gül ağacından tabut kapağı da konuluyor ve oradan ayrılıyorum....”
 
Özet Kaynakça: Behçet Kemal Çağlar, Dolmabahçeden Anıt-Kabire, Sel Yayınları, 1955; Eren Akçiçek “Atatürk’ün Ölümünden Sonra: Mulajı, Tahniti ve Otopsi Tartışması, Toplumsal Tarih, S. 131, Kasım 2004, s. 18-21; Ali Güler, “Atatürk’ün Ölümü, Cenaze Töreni ve Defin İşlemi”, Silahlı Kuvvetler Dergisi C. 119, S. 366, Ekim 2000, s. 62-72; Hürriyet Gazetesi 10 Kasım Özel Sayısı, 10 Kasım 1998;Bilâl N. Şimşir, Atatürk`ün Hastalığı, TTK Yayınlan, 1989; Christopher Samuel Wilson,”Remembering and Forgetting in the Funerary Architecture of Mustafa Kemal Atatürk: The Construction and Maintenance of National Memory”, 2007 yılında OTDÜ’de kabul edilmiş doktora tezi; Tunç Boran, “Anıtkabir İçin Rasattepe Doğru Yer mi?”, Toplumsal Tarih, S. 157, Ocak 2007, s. 64-69.


[email protected]