Ermeni Soykırımı’nda Alman rolü

Yazıma bir duyuru ile başlayayım. Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De Girişimi, bizleri İstanbul’daki Ermeni cemaatinin ileri gelenlerinin Çankırı’ya ve Ayaş’a doğru bir ölüm yolculuğuna çıkarıldığı o meşum günün 97. yıldönümü olan 24 Nisan 2012 günü saat 19:15’te Taksim’e davet ediyor. O gün orada olacağım. Bugün de, “Özür literatüründe Almanya ve Japonya örneği” (Taraf, 27.112012) başlıklı yazımda söz verdiğim gibi, 1915-1917 arasında tehcir adı altında yapılan soykırımda Alman uzmanların rolünü ele alacağım.

 

Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi uyarınca Doğu Anadolu’da Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı altı vilayette yapılması gereken Ermeni Islahatları’nın bir türlü yapılmaması üzerine ortaya çıkan gerilim sonucu 1894 yılında, Doğu Anadolu’da başlayan, ardından Orta Anadolu ve Karadeniz bölgesine yayılan ve 26 Ağustos 1896’da Osmanlı Bankası Baskını ve onu izleyen katliamların ardından 1909’a kadar sönümlenen toplumlararası çatışmalarda, bazı kaynaklara göre 80 bin, bazı kaynaklara göre 200 bin Ermeni hayatını kaybetmişti.


Bu olaylar yüzünden Avrupalı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu’nu izole etmesinden korkulduğu günlerde, Ortadoğu’da Alman hegemonyası ile ilgili gizli emelleri olan Kayzer II. Wilhelm, dönemin padişahı II. Abdülhamid’e imzalı bir aile fotoğrafını yaş günü hediyesi olarak gönderdi. Abdülhamid bu hediyeye çok sevinmiş, Kayzer’e tekrar tekrar teşekkür etmişti. 1897 yılında, Kayzer’in tavsiyesiyle İstanbul’a gelen ve Osmanlı ordusunu yeniden örgütleyen Goltz Paşa’nın hazırladığı planlar sayesinde Yunan ordusu bozguna uğratılınca, Abdülhamid Kayzer’i İstanbul’a davet etti.


Kayzer’in 7.11.2010 tarihinde bu sayfalarda ayrıntılarıyla anlattığım 1898 tarihli Doğu Seyahati sırasında Milliyetçi liberal Alman gazetesi Badische Landeszeitung, Abdülhamid’i kastederek “Elleri Ermeni kanına bulanmış bir adamın elini Kayzer nasıl sıkacak? Bu gezide yatın kömür masraflarını haşmetmeab kendi tahsisatından mı, yoksa devlet kasasından mı ödüyor?” diye sert bir eleştiride bulunmuştu. Resmî ideolojiyi savunan Germania bu yazıya Budala şaşkın liberallerin zırvası diye cevap verirken, liberal gazete Constanzer Zeitung Ermenilerin kendileri suçlu. Abdülhamid olmasa Türkiye ayakta duramaz. Abdülhamid akıllı bir diplomattır. Sınırları dışında bile halife olarak hürmet görür, İmparator’un böyle bir Sultan’a misafir olması önemli olaydırdiye cevap vermişti.


Sosyalist ve komünistlerin tavrı


Bu polemiklerin arkaplanında Bernstein ve Kautsky’nin liderliğini yaptığı Revizyonist Sosyalist Parti ile komünist Liebknecht’in başını çektiği Spartakistlerin çatışması vardı. İlginç biçimde, Revizyonistler Abdülhamid’in Ermeni politikalarını eleştirirken, Spartakistler 1853-1856 Kırım Savaşı’ndan beri, Çarlık Rusya’sına karşı Osmanlı İmparatorluğu’nu desteklemeyi doğru bulan Karl Marx ve Friedrich Engels’in politikalarını izliyorlardı. Liebknecht’in yoldaşlarına göre Balkanlar ve İstanbul’da Çar’ı görmektense Sultan’ı görmek evlaydı. Kayzer de böyle düşünüyor olmalıydı ki, Almanlar Birinci Dünya Savaşı’na girerken, Osmanlı İmparatorluğu’nu İtilaf Devletleri’nin eline bırakmamak için kesenin ağzını açmışlardı. (1914’te Almanya ile kol kola nasıl Cihan Harbi’ne girdiğimizin hikâyesini de 18.9.2011’de bu sayfalarda anlattığımdan hızla devam ediyorum.)


Önce Almanya’daki Almanların 1915-1917’de yaşananlara dair tavrına ilişkin küçük bir özet yapalım. Almanlar kamuoyuna yönelik açıklamalarında konudan habersiz gibi davranıyorlardı. Örneğin çok satan sol eğilimli Berliner Tageblatt gazetesi, günde üç dört baskı yaptığı halde, 24 Nisan 1915’te gayrı resmî olarak başlayan Ermeni Tehciri/Soykırımı’na değinen haber sayısı sadece beş tane idi. Bunlardan üçü Talat Paşa, Enver Paşa ve Halil (Menteşe) Bey’le yapılmış röportajlardı. İkisi ise Osmanlı kaynaklı iki haberin tekrarıydı. Halbuki başka kaynaklardan bilindiği gibi, o sırada Almanya’da Anadolu’da nelerin olup bittiğini bilen çok kişi
vardı. Örneğin, Sosyal Demokratların ve Hıristiyanların yayın organlarında çalışan uzmanlar, İstanbul’daki Doğu İstihbarat Bürosu’nun istihbaratçı şarkiyatçıları, Protestan Kilisesi’nin önde gelenleri, Alman Katolik Kilisesi’nin önde gelenleri ve Papa, Deutsche Bank’ın başkanı ve Reichstag’ın (Parlamento) bazı üyeleri Anadolu’da olanları biliyorlardı. Nitekim, basında bu konulara en fazla yer ayıranlar Hıristiyan gazeteleriydi. Ancak onlar da son derece dikkatli ve kontrollü bir dil kullanıyorlardı. Sosyalistler ise “savaştayız ve hükümet bu ittifakın bizim için önemli olduğunu düşünüyorsa, biz bu ittifakı devam ettireceğizdiyorlardı.
 


Madalyonun iki yüzü


Osmanlı ülkesindeki Alman görevliler ise 1915’e kadarki dönemde merkezden gelen emirler uyarınca Ermeni taleplerini geri çevirmişlerdi. Çok sıkıştıkları zamanlarda ise, konuyu “savaştan sonra” görüşmek üzere savuşturmuşlardı. Nitekim
Osmanlı Devleti’nde yaşayan Alman işadamları, bankerler, mühendisler ve diplomatlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni politikalarını protesto ederken, Kayzer: “Türkler ne yaparlarsa yapsınlar, bizim müttefikimiz onlardır, Ermeniler değildiyordu. Taner Akçam’a göre Alman karar alıcılar, 1915 baharından beri İttihatçı liderlerin Ermeniler için yaptıkları planlardan haberdarlardı.


Ancak
Mart 1915’te Müttefiklerin Gelibolu Harekâtı başladığında Almanlar için durum hayat memat meselesine dönmüştü. Almanlar o sırada Belçika, Fransa, Galiçya ve Doğu cephesinde yaşananlarla da baş etmek zorundaydılar. Dolayısıyla Anadolu’da nelerin olup bittiğine pek dikkat etmiyorlardı. Örneğin 1890’lı yıllardan beri Doğu Anadolu’da görev yapan Protestan Rahibi Johannes Lepsius’un (biyografisi yanda) Almanya’ya gönderdiği raporları önemsenmiyordu.


Biraz daha ayrıntıya girmek gerekirse, bugün Alman arşivleri üzerinde çalışan uzmanlar, 1915 Ermeni Tehciri/Soykırımı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nda görevli Alman askerlerin, diplomatların (kısaca Alman uzmanların) rolleri konusunda ise ikiye ayrılıyorlar. Bazı araştırmacılara göre Alman uzmanlar Tehcir’in soykırıma dönüşmesinin asıl sebebiydi. Bazı araştırmacılara göre ise, Almanların merkezden yönlendirilen, sistematik bir tutumu yoktu. Daha çok kişisel yaklaşımlar sözkonusuydu.


Dadrian’ın yorumu


İlk gruba Alman tarihçiler Tessa Hoffman ve Wolfgang Gust, İsviçreli tarihçi Christoph Dinkel ve Ermeni araştırmacı Vahakn Dadrian giriyor. Bunlardan bizde daha iyi tanınan Dadrian’a göre Almanların Bakü petrol bölgesine ulaşma niyeti Pantürkizm’in kışkırtılmasına, Berlin-Bağdat demiryolu hattının güvenliği ve Almanların Ermeni burjuvazisinin yerine geçme düşünceleri de soykırıma giden yola döşenen taşlardı.


Dadrian, Alman etkisini iki kategoride inceler: Biri tavsiye ve kolaylaştırma, diğeri de rıza ve icabet etme. Dadrian’a göre Alman askerî misyonuna bağlı görevlilerin bir kısmı kararları verirken, bir kısmı verilen kararları uygulamış, bir kısmı Ermenilere yapılan muamelelere rıza göstererek göz yummuştur. Dadrian’a göre katliama bizzat iştirak eden Alman görevliler de vardır. Örneğin Mart 1915’te isyan eden Zeytun’a Osmanlı birliklerinin gönderilmesi emrini bir Alman subay vermiştir. Ağustos 1915’te Musa Dağ’a saklanan Ermeni köylüleri kuşatan Osmanlı birliklerine bir Alman komu­ta ediyordu. Ekim 1915’te Urfa’da toplanan Ermeni sürgünlerin etrafının kuşatılmasını Suriye’deki Alman Kurmay Eberhard Graf Wolfskeel von Reihenberg yönetiyordu. Bağdat Demiryolları Şirketi ile Alman ordusu arasındaki ilişkileri sağlayan görevli Colonel Böttrich, şirketin bazı Ermeni işçilerinin tehcirine bizzat izin vermişti. 


Serdar Dinçer de, kaynakçada künyesini verdiğim kitabında Dadrian’ı destekleyen örnekler veriyor ve sürgün kafilelerine saldırılarda görev alan sabıkalı timleri örgütleyen Miralay Seyfi’ye propaganda çalışmalarında yardım eden “Kayzer’in Casusu” Max von Oppenheim’dan, “Türk hükümetine karşı tehlikeli bir ayaklanma içinde olan bir ahaliye biz yardım edemeyiz” diyen Osmanlı ordusunun Alman Genelkurmay Başkanı Schellendorf’tan, “Ermenilerin şimdi az ya da çok kökleri kazınıyor. Bu katıca, ancak yararlı” diyen Kayzer’in muteber adamı denizci Humann’dan, “Türkler Ermenilere karşı mümkün olduğunca sessiz ve radikal şekilde yürüyor. (Bunların dörtte üçü bertaraf edilmiş durumda.) Umarım bu dram yakında son bulur” diyen Amiral Suchon’dan, sürgünlerin acıklı durumlarını anlatan raporları sumen altı etmekle meşgul olan Büyükelçi Wangenheim’dan bahsediyor.


Ancak Dadrian soykırıma tavır alıp belgeleyenlerin de yine bu misyon görevlileri olduğunu teslim eder. Bu işlevleri görenler arasında, İstanbul’daki Alman Büyükelçiliği Müsteşar Vekili Neurath, Almanya’nın Erzurum Konsolosu Scheubner-Richter (daha sonra Hitler’in en yakın adamı olacaktır) Teşkilat-ı Mahsusa’da görevli olan Albay Stange, Ege’de görevli von Sanders’in adını sayar.


Anderson’un yorumu


Alman arşivlerinde çalışan Amerikalı araştırmacı Margareth Anderson’a göre ise Dadrian gibi yazarlar durumu abartmaktadır. Osmanlı ordusundaki Alman askerler Alman Genelkurmayı’na bağlı olmadığı için (çoğu Prusya ordularından emekli olmuş, atılmış ikinci sınıf askerlerdi) benzer bir emri Ermeni Tehciri konusunda veremezdi. (Gerçekten de Enver Paşa’nın Erkân-ı Harbiye Reisliğine bizzat seçtiği, “vasatlığı ile tanınan”
Schellendorf Enver Paşa’nın her dediğine evet diyecek biriydi. Ancak bu adam bile bazen “Türk hükümetine karşı tehlikeli bir ayaklanma içinde olan bu ahaliye biz yardım edemeyiz” derken bazen de Ermeni işçilerin sürülmesine karşı çıkmıştı.) Anderson’a göre, Almanya’nın elindeki tek silah, Osmanlı Devleti’ne söz verdiği beş milyon markı göndermekten vazgeçmesiydi ancak bu da genel stratejik hedefler açısından zararlı olurdu.


Yine Anderson’a göre Osmanlı ülkesinde görevli Alman yetkililer İttihatçıların Ermenilere karşı eylemlerini büyük bir dikkatle izlediler, Ermenilerin büyük bir kısmının hain olmadığını tesbit ettiler, bunu hükümetlerine bildirdiler ancak olayları önlemek için bir şey yapmadılar. Bu da o dönemdeki bütün ülkelerin askerlerinin tavrından farklı değildi. Nitekim 1909-1917 arasında Almanya Şansölyesi (Başbakanı) olan Bethmann Hollweg bir raporunda şöyle yazmıştı: “Bizim tek hedefimiz, Türkiye’yi savaşın sonuna kadar kendi tarafımızda tutmaktır, bu arada Ermeniler mahvolur veya olmaz, fark etmez.” Ve bu politika uyarınca 1915’te İstanbul’a Alman Büyükelçisi olarak atanan Metternich, “Ermeni Tehciri hakkındaki gerçekleri fazla vurgulamaya başlayınca” 1916’da görevinden alınmıştı.


Serdar Dinçer’in kitabından Anderson’u destekleyen birkaç olumlu örnek de verebiliriz: Trabzon’dan Bergfeld, Samsun’dan Kuckhoff, Musul’dan Holstein, Adana’dan Büge, Tekirdağ’dan Ziemke, Bağdat’tan Dr. Schact, Şam’dan Lytved-Hardegg, Halep’ten Niepage adlı görevliler sürgünlerin maruz kaldıkları korkunç muamele konusunda merkezi sürekli uyarmışlardı. Almanya’nın Halep Konsolosu Rössler 27 Temmuz 1915 tarihli uzun raporunda Tehcir’e dair öyle korkunç bilgiler vermişti ki, Almanya Dışişleri Dairesi Müsteşar Yardımcısı Zimmerman, savaş sonrasında Almanya’dan hesap sorulmasından korkmaya başlamış ve görevlilere Almanya’yı temize çıkaracak belgeler toplamaları için emir vermişti. Aynı şekilde Bağdat Demiryolları Şirketi’nin 2. Direktörü Günther başta olmak üzere şirketin bazı Alman çalışanları bazı Ermenileri saklamış, korumuşlar ve merkez ofisleri nezdinde olayı protesto etmişlerdi. Cemal Paşa’nın yardımcısı Albay (daha sonra General) von Kressenstein Suriye’de 400 Ermeni yetiminin hayatını kurtarmıştı.


Sonsöz


Yer olsaydı örnekleri daha da çoğaltabilirdim, ama tablo değişmezdi. Anlaşıldığı kadarıyla, Osmanlı ülkesindeki Alman askerî uzmanlar sonunda bir soykırıma dönüşen tehcir sırasında tek tip davranmamışlardı. Almanya ise savaş sonrasında da Enver, Talat ve Cemal gibi bu kanlı sürecin üç asli failine kol kanat gererek Kayzer’in mirasına sahip çıkmıştı. Ama en kötümser bakış açısıyla bile Ermenilerin başına gelenleri
Almanların sırtına yıkıp İTC’yi ve onun seferber ettiği kesimleri temize çıkaramayız. Nitekim Talat Paşa bile anılarında “Bazı fena fikirli düşman propagandacıları Almanların Türkleri, Ermenileri ezmek hususunda teşci ettiklerini söylemek suretiyle Ermeni hadiseleri dolayısıyla Almanya’nın şerefine de tecavüz etmişlerdir. Hadiseler ise tamamıyla aksini ispat etmektedir” demişti.

***

 

Lepsius kimdir?


Bugün 1896-1915 yılları arasında Anadolu Ermenilere ne olduğunu en çok Johennes Lepsius adlı bir rahibin çalışmalarından biliyoruz. Entelektüel bir ailenin çocuğu olarak üniversitede matematik okumuş, doktorasını felsefe dalında almış olan Lepsius, misyonerlik faaliyeti yürütmek üzere Osmanlı ülkesine 1896 yılında gelmiş, aynı yıl Urfa’da Ermenilere Yardım Cemiyeti’ni kurmuştu. Örgütün adı dört yıl sonra “Alman Doğu Misyonu” olarak değiştirilmişti. Bu tarihten itibaren aralıksız olarak Osmanlı ülkesinde kalan Lepsius 16 Haziran 1914’te Türk-Alman Derneği’ni kurdu. Derneğin kuruluşu için yayımlanan çağrı mektubunu imzalayanlar arasında ünlü romancı Thomas Mann da vardı. (Dernek 1956 yılına kadar faaliyet gösterdi.)


Oğlunun Doğu Cephesi’nde hayatını kaybetmesinden sadece beş gün sonra, Almanya Dışişleri Bakanı Zimmerman’ın görevlendirmesiyle İstanbul’a gelen Lepsius, 1915 temmuzunun sonlarında İstanbul’da Tokatlıyan Han’da Enver Paşa’yla görüştü ve ondan Ermenilere karşı insaflı olmasını rica etti. Ancak Ermenilerin büyük bir kısmının tehciri tamamlandığı için Lepsius’un ricaları işe yaramadı.


Lepsius 1915-1917 sürecine ilişkin gözlemlerini “Türkiye’deki Ermenilerin Durumu Hakkında Rapor” adıyla ve yaklaşık 20.500 adet olarak 1916 yılında Almanya’da gizlice yayımladı. Alman hükümeti bunların büyük bir kısmı Osmanlı İmparatorluğu yetkilileri duruma müdahale etmeden toplattı.
Bu tarihten itibaren Lepsius’la Alman hükümetlerinin arası iyice açıldı, nihayet Lepsius Hollanda’da inzivaya çekildi. 1917 yılı sonbaharında Lepsius tekrar hatırlandı.Başta Ermeniler olmak üzere Doğu’daki Hıristiyanlar için yapmış olduğu etkin çalışmaları” için Berlin Üniversitesi Teoloji Fakültesi tarafından “fahri doktora” payesi verilen Lepsius Almanya’ya dönerek hevesle çalışmaya başladı. Savaştan sonra Alman Dışişleri Bakanlığı’nın desteğiyle, arşiv belgeleriyle desteklediği Almanya ve Ermenistan 1914-1918. Toplu Diplomatik Belgeler başlıklı kitabını ise Mayıs 1919’da yayımladı. Bu kitap, uzun yıllar, Lepsius, Almanları suçlu veya sorumlu gösterecek, Ermenileri suçlayan bazı belgeleri ve ifadeleri yayımlamadığı için Türk resmî tarihçileri tarafından kaynak olarak değersizleştirmeye çalışıldı. Ancak, hatıratın sansürsüz şeklini “Almanya ve Ermeniler” adı altında yayımlayan Alman tarihçi Wolfgang Gust, Lepsius’un atladığı belgelerin ve yaptığı tahrifatların işin esasını değiştirecek kadar önemli olmadığını ortaya koydu.


Özet Kaynakça:
Vahakn N. Dadrian, Ermeni Soykırımında Kurumsal Roller, Toplu Makaleler, Kitap 1, Çeviren: Atilla Tuygan, Belge Yayınları, 2004; Dadrian, Türk Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, Toplu Makaleler, Kitap 2, Çeviren: Attila Tuygan, Belge Yayınları, 2005; Dadrian, İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, Toplu Makaleler, Kitap 3, Çeviren: Ali Çakıroğlu, Belge Yayınları, 2006; Margareth Anderson’la Khatchig Mouradyan’ın yaptığı mülakatın İngilizce versiyonu için bkz. http://headoverhat.blogspot.com/2007/06/interview-with-margaret-anderson.html; Mustafa Çolak, Kaynak Kritiği ve Tehcir Olayında Belge Tahrifatı–Johannes Lepsius Örneği”, http://www.ttk.org.tr/templates/resimler/File/Makaleler/247/247_9/247_9.html; Serdar Dinçer, Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler, İletişim Yayınları, 2011; Wolfgang Gust, Alman Belgeleri, Ermeni Soykırımı 1915-16, Belge Yayınları, 2012.


[email protected]