Bir erkeklik sorunsalı: İktidar ve güven

Sabah programlarında görmeye alışık olduğumuz Seda Sayan, bu defa bir öğle kuşağı yarışma programı ile karşımızda: “Kaynana Gelin Seda’ya Gelin.” Programın ismi ve formatı dışında Seda Sayan bildiğimiz Seda Sayan. Yine bacımlı, kızlı hitap cümleleri kullanmaya ve alakalı alakasız yerlerde göbek atmaya devam ediyor. Zaten bu yüzden Seda Sayan’ı tercih ediyorlar bu tür programlara. “Samimiyet” ve reyting birarada.


Yarışmanın mevzuu adından da anlaşılabileceği gibi toplumumuzun “kanayan” yarası gelin- kaynana anlaşmazlığı. Yarışmada gelinler ve kaynanalar soruları cevaplarken eşler/ oğullar da hangisinin doğru söylediğine karar veriyor. Yani kendi tabirleriyle “adil bir yargılama” yapıyorlar. “Hanginiz daha bencilsiniz”, “Gelin-kaynana aynı evde neden yaşayamazsınız”, “Hanginiz daha paragöz” gibi sorular beraberinde şöyle cevapları getiriyor: “Gelinim ağırkanlı ve kıskançtır. O yüzden aynı evde yaşayamayız”, “Kaynanam kalıp kalıp sabunları harcamaktan başka bir şey yapmaz”, “Sercan’ı yola getiririm evlenince. Kaynanamın kazanması bana koyar.


Eleştirel cevaplarda söz uzatılıp erkeğin de atışmaya dâhil edilmesi sağlanırken olumlu ve yapıcı süren diyaloga hemen müdahale ediliyor. Seda Sayan “Hadi bırak bırak!” deyip ya sözünü kesiyor ya da oynamaya başlıyor.


Kazananlar için ödüllerin yer aldığı bir çarşı var ki sizin için sıradan bir çarşı gibi görünse de Seda Sayan için o “dünyanın en büyük”, “dünyanın en güzel” ve “dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş” çarşısı! Yarışmacıların da çarşının ihtişamından etkilenmemesi mümkün değil tabi ki:


Halı veriyorum.


Allahhhhh!” (göbek atıyor)


Program boyunca yaşananlara kadın- erkek ilişkilerinin toplumsal yansıması bağlamında baktığımızda karşımıza çıkan tablo, “erkek” üzerinde kurduğu ya da kurduğunu düşündüğü hâkimiyet üzerinden varlığını ispat etmeye ve onu sürdürmeye çalışan “kadın” figürüdür. Bir taraf kendini “erkek annesi” olarak tanımlayıp verdiği emek vurgusu üzerinden oğlu üzerinde etkili olmaya çalışırken diğer taraf da eşini “hanım köylü” olarak tanımlayıp “Evde kararları ben veririm. O uygular” sözüyle durum tespiti yaparak eşi üzerindeki etkisini ortaya koymak istiyor. Böylece karar merciine oturtulmuş, “güç ve iktidar sahibi erkek” üzerinde hâkimiyeti ilan edilen kadın, toplumdaki varlığını ve statüsünü de garantilemiş hissediyor. Bu durum, yarışma boyunca erkeğin verdiği kararlara gösterilen abartılı mutluluk, nispet yapma, mutsuzluk ve hesap sorma şeklinde kendini gösteren duygu, durum hâlleriyle daha belirgin bir şekil alıyor. Ne de olsa ortada olmak ya da olmamak mevzuu var!


Eğer bir taraf, erkeğin diğer tarafı seçtiğine emin olduysa yaşadığı hayal kırıklığı büyük oluyor ve şöyle diyaloglar yaşanabiliyor:


Ne istedin de veremedim anne?


  Çocuğumun çok başarılı olmasını isterdim. İki yıllık okulu dört yılda bitirdi.


Hayal kırıklığına uğrattım seni.


Evet.


Hangi konuda?


Her konuda.


Mesela?


Okul, iş, evlendikten sonra değişmen.


Kendisinin varlığına bir başkasının varlığını tanıma ve sürdürme gücü verilen erkek, doğal olarak iktidar sahibi muktedir biri olarak varlığını olumluyor ve yüceltiyor. “Evde kimin sözü geçer” gibi bir soruya bile hemen “Ben kafama göre esip gürlerim” ya da “Onlar öyle sansınlar. Benim sözüm geçiyor” gibi iktidarını koruyucu ve saldırgan cevaplar veriyor.


Peki, erkekler kendilerini gerçekten bu kadar muktedir hissediyorlar mı? Toplumun onlara sunduğu bu iktidar pozisyonunun ve kendine güven duygusunun iç dünyalarındaki yeri nedir? Bu soruya bütün erkekleri kapsayan bir cevap vermek imkânsız ama şöyle bir örneğin varlığını bilmenin de önemli olduğunu düşünüyorum: Celile Hanım ve Yahya Kemal Beyatlı.


Celile Hanım
, Nâzım Hikmet’in annesidir. Dillere destan bir güzelliğe sahiptir. Ressamdır. On yedi yıllık evliliğini sona erdirmiş kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadındır. Yahya Kemal ise Nâzım Hikmet’in okuduğu Bahriye Mektebi’nde öğretmenlik yapmaktadır. Nâzım Hikmet’e özel ders vermek için evine gittiğinde gördüğü Celile Hanım’a ilk görüşte âşık olur. Celile Hanım ile Yahya Kemal’in aşkı artık hem toplumun hem de Bahriye Mektebi’ndeki öğrencilerin malumudur. Bu konudan rahatsız olan Nâzım Hikmet, bir gün hocasının cebine bir not bırakır: “Muallimim olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremeyeceksiniz!” Hem Nâzım Hikmet’in bu notu hem de Yahya Kemal’in hiç aklından çıkmayan “Bunca yıllık eşini bırakan kadın, bir gün beni de terk edecektir” düşüncesi onu Celile Hanım’dan uzaklaştırır. Celile Hanım evlilik hazırlıkları yaparken Yahya Kemal bir mektup ile “Özür dilerim, evlenemem” diyerek bu ilişkiyi bitirir. Öldüğünde evraklarının arasından kurumuş bir çiçek çıkar ve bir not: “Aşkından vazgeçemediğim kadının, o veda gecesi nadide göğsünden aldığım çiçektir...” 1919. Bu birbirlerini gördükleri son yıl olmuştur.


Yahya Kemal her ne kadar Celile Hanım’ı çok sevse de, bir gün terk edilebileceğine ve bunu kaldıramayacağına dair inancı onun geri çekilmesini sağlamıştır. Celile Hanım’ın bir evliliği bitirebilmeye ve ayakları üzerinde durabilmeye muktedir olması onun kendisine olan güvensizliğinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bir evlilik olacaksa ipler onun elinde olamayacak ve her zaman terk edilebilme olasılığı ile yaşamak zorunda olacaktı. Bu ise, hayatının on iki yılını Paris’te geçirse de, erkeklerin onca iktidarla donatıldığı bir toplumda yetişen Yahya Kemal’in kabul edebileceği bir şey değildi. Ne onu unutabildi ne de onunla yaşayabildi.


Ez cümle, hayatta genel geçer şeyler söylemek çok zor. Ama çok açık olan bir şey var ki, her ne kadar sonuçları kadınları daha çok etkilese de erkeklik hâllerinin her türlüsü erkekler için de ciddi sıkıntılar barındırıyor. 


Not:
 Yakınlarda Celile Hanım ve Yahya Kemal’in aşkını temele alan kurgu-biyografi türünde bir kitap yayımlandı. İlgilenenler için künyesi: Celile Hanım, Aysel Hacır, Minval Yayınları. 



[email protected]