Uzak görüşlü bir vaşak: Nilüfer Göle

Vaşak, ilginç bir hayvan. Kedigillerden. İri bir kedi diyebilirsiniz ama hemen dikkatinizi çeken, o sipsivri kulakları. Eğer sosyolojinin işlevselci dalından iseniz bu büyük kulakların çok iyi duymak için yaratıldıklarını düşünebilirsiniz (Kırmızı Başlıklı Kız masalında olduğu gibi, “Dişlerin niye bu kadar büyük babaanne?”) ya da aynı anlama gelecek şu polemik cümleyi de kurabilirsiniz: kulağın büyük olması, esas onun iyi duyamıyor olduğunu gösterir. Yani, bir büyük kulak, sizi, o kulağın hiç iyi duymadığına da götürebilir, çok iyi duymak üzere yaratıldığına da. Ama meselemiz kulaklar değil, gözler. Vaşak’ın esas mahareti de zaten, gözleri.


Nilüfer Göle’yi küçük bir kız çocuğu olarak düşündüğümde, şöyle bir sahne geliyor gözümün önüne: İki yandan ip gibi sarkan örgülü saçları, kısa bir ekose etek, bir beyaz gömlekle evin içini taraşlıyor, “yapacak bir şey arıyor”. Kapı çalıyor ve bu büyümüş de küçülmüş kız çocuğu kapıyı açıp, karşısına çıkana “Babamlar evde yok, ama gelin içeri, buyurun” diyor. Baba, CHP’nin Kars milletvekili, Turgut Göle. O yüzden Nilüfer Göle’nin çocukluğu tam da bu sahnelerle geçecek. Kalkıp Kars’tan gelen Kürtler kapıyı çalıp çalıp duracak: ve o kapının arkasında Nilüfer var ise, o kapı hep açılacak. Okulda da öyle: Karslı olmanın niye bu şoşo Ankara Koleji’nin zıpır kızları ve yalıçapkınları arasında müstehzi ifadelere yol açtığını pek anlamayacak. Ama ağabeyi Celal, o anlayacak. O şuurlu, Nilüfer ise ailenin şuursuz çocuğu. Bir de anne var tabii: Şahane giyinen, buğulu gözlerle bakan, tam da İkinci Dünya Savaşı filmlerinden fırlamış bir Lili Marlen. Nilüfer Göle’nin o şıklığı, o mesafeli duruşu, o “koketliği” biraz da annesinden gelir.


Hayalet gibi bir kedidir aslında Vaşak: Görülmeden görebildiği söylenir. Ormanların esrarını tek bilen odur. Çok güçlüdür. Vaşak, aslında en küçüklerin bile bu hayatta güçlü olabileceğini söyler bize: Hayat, durup da kendisini dinleyene, tüm sırlarını açmasını da bilir. Vaşak’ın hafızasındakiler, yitip gitmiş, dünyanın kadim zamanlarına ait sırlardır ve o, bunları her önüne gelenle paylaşmayı çok sevmez: Yalnız bir duruşu vardır. Sadece ona saygı duyanlar, onun niye öyle davrandığını anlamaya çalışanlar onu anlayabilirler. Vaşak kimsenin göremediğini görür. Bunca görkemli bir bakışı olan bu kedi irisinin etrafında bilim tarihinin en büyük simgelerinden biri geliştirilmiştir. 17 Ağustos 1603 tarihinde Roma’da, on sekiz yaşındaki Federico Cesi, ki İtalya’nın aristokratlarının en önemlilerinden biridir, üç arkadaşıyla birlikte, Batı’nın en ünlü bilim akademilerinden birini kurar: Vaşaklar Akademisi (Accademia dei Lincei). Doğa bilimleri idi dertleri ve kendilerine taktıkları ad, “görme” işini en iyi beceren Vaşak idi. Aslında haklılardı, çünkü bilim, bir “görme” işi. Hatta, “görülemeyeni görme”, (mesela doğa kanunlarını) “bulma” işi. Zaten de bu yüzden Akademi’nin esas şöhretini kuran, 25 Nisan 1611’de kendilerine katılan Galileo Galilei olacaktır: Teleskop ile Ay’a ve Jüpiter’in uydusuna bakıp, geçmişin tüm sözde bilimsel doğrularını yerle bir edecektir: Çünkü “bakacak ve görecektir” o. O yüzden de bilimin dediğimiz şeyin en temel unsurlarından biri “teori”dir: Eski Yunancadır ve “bakış”tan gelir. Türkçe bir zamanlar böylesine zengin bir dildi işte: biz buna “nazariye” derdik ve “nazar değmesin” isterdik.


Böylesine bir bilim kadınıdır Nilüfer Göle: Kimsenin göremediğini önceden görmüştür. Daha ortada başörtüsü meselesinin adı bile yokken, o Türk toplumunun tam da bu noktadan çatırdayacağını bilmiştir. Aynı, Avrupa’nın da nereden çatırdayacağını bildiği gibi. Dediğim gibi, bu Vaşak, Kolejlidir; sonra ODTÜ. Sonra da Paris’e kaçıp, bilmediği bir dili sonradan anadili gibi öğrenerek sosyoloji yapmaya kalkar: herkesin Ecole dediği, dünyanın en önemli ilim merkezi EHESS’te. Şaka gibi, ama değil. Yıllar sonra, Ecole’e seçilen ilk Türk hoca da o olacaktır (aslında bunun Hürriyet gazetesinde dokuz sütuna manşet olması gerekirdi o zaman ama, dönemin pseudo-sosyolog ya da popyolog yayın yönetmeni bu durumda kelimenin tam anlamıyla kıskançlığından bir sitkom gibi çatlamıştır). Şimdi insanlar hasetlerinden zannediyorlar ki Nilüfer Ecole’e öylesine yerleştirildi, hocası Alain Touraine onu işe aldı falan. Yok öyle yağma, avuçlarını yalasınlar. Ecole’e Directeur d’Etudes olarak atanmak için, Ecole’de ders veren bütün hocaların katıldığı bir toplantıda önce araştırmalarınızın tartışılması sonra da oylanmanız gerekmektedir. Ve bu, deveye hendek atlatmaktan daha zordur. Ama Nilüfer hep sorunlu alanlara el atmamış mıdır: Türk siyaseti, ne Demirel’i ne Erbakan’ı hele Özal’ı, onun Mühendisler ve İdeoloji’si olmadan çok da iyi anlaşılamaz. Arkasından, hepimizin bildiği Modern Mahrem geldi: Türkiye’nin başını örterek modernleştiğini söyleyen. Herkes kızdı Nilüfer’e. Ama herkes. Onlar başlarını kuma gömerek modernleşmeyi seçenlerdi. Ama herkes. En hassas ve iyi zannettiğimiz ilim adamları bile. Ve haklı çıkan o oldu. Türkiye kadınları başlarını örterek modernleştiler, modernleşiyorlar. Bunun adını da koydu Nilüfer: Batı-dışı Modernlik. Böyle bir oksimoron nasıl olur diyenlere (ki itiraf edeyim, ben de olmaz zannedenlerdendim bir zamanlar) öyle bir kitap yazdı ki (İç İçe Geçişler), Batı kibrinin aslında nasıl da korkunç bir zihniyetin ürünü olduğunu ve belki de şimdilerde bu cilalı dünyanın ırkçı aslını nasıl da faş ettiğini tüm açıklığıyla gösterdi: Görmek isteyenlere tabii. O bilgilerini kendisini anlamak üzere dinleyenlerle paylaşan bir Vaşak’tır, unutmayın. Kültürlerin sonsuz derecede farklı olabileceklerini, ve bu sonsuz derecede farklılığın da sevilebileceğini gösterdi bize. O, hadi söyleyelim, sevgiyle baktı nesnesine, topluma. Hatta onu bir nesne olarak bile görmedi, “objektif” olamadı, olmadı hiç o. Sevmek, dokunmak, okşamak istedi toplumu. Ona tısladılar. Hakikaten şaşırtıcıdır bu durum, herkes ama herkes tısladı: en son mesela bir gazeteci dostumuz Nilüfer Göle’den Şerif Mardin çıkarılamaz dedi. Sanki Nilüfer Göle’nin yaptığı araştırmalar mahalle kavgasında kullanılabilirmiş gibi, sanki Nilüfer’in dünya literatürüne katkılarıyla kıyaslanacak bir başkası (Şerif Bey dahi bu anlamda çok ama çok arkadan gelir) varmış gibi. Hakkını yemeyeyim, medyada bir tek Taha Akyol canhıraş bir biçimde savundu onu.


Nilüfer Göle, Vaşak’lığı hâlâ devam ediyor. Görmeyi isteyenlere bu kez de Avrupa’nın ne olduğunu göstermek için çalışıyor. Bence Türkiye’ye dönüp Cumhurbaşkanı olması gerekir, ama o ekose etekli örgü saçlı küçük kız bu sefer de kapıyı bütün Kürtlere açmaya kalkar, o yüzden zannetmem ki yapsınlar.


Nilüfer Göle. Totemini ince ince, bir marangoz gibi çalışarak kendi yapıyor. Bittiğinde, gelip bakanlar soracaklar, “Ay şekerim, nereden aldın bunu”? O da Paris’in en pahalı butiklerinin, designerlarının adını verecek, amanın Mies van der Rohe falan diye insanlar butik butik gezip o totemden arayacaklar, o da hınzır hınzır gülecek. Şıklığı buradan gelir: Kendisi yapar, aldım der.


[email protected]