‘Kart-Kurt teorisi’nin tarihçesi
12 Eylül günlerinde Kenan Evren’in basın danışmanlığını yapan Ali Baransel Bıçak Sırtında adıyla döneme ilişkin anılarını yayımlamış. Kitabı görmedim de, Sabah’ta hakkında çıkan habere bakarak yazıyorum bunları. Şöyle bir alıntı yapılmış: “Evren bana, ‘halk huzurunda Kürtler için “kart kurt” söylemediğini’ anlattı. Dolayısıyla nasıl böyle bir yakıştırma yapıldığını anlamadığını söyledi.

Bunun için “Evren söyledi” diyen var mı, bilmiyorum. Evren’in Genelkurmay Başkanı olarak yıllarca başında olduğu Silahlı Kuvvetler’den çıkmış olduğu söylendi. Evren kendisi, “ben ‘halkın huzurunda’ böyle şey söylemedim” diyorsa, lakırdının zırvalığını o dahi anlıyor demektir. Anladığına göre, bunun, başında bulunduğu kurumun “resmî ideolojisi” haline gelmesine engel olsaydı.

O kurumda, buna “inanan” değil, ama bir “politika” olarak bunu ileri sürmenin “yararına” inananlar hep olmuştur. 1974’te (yani Ecevit’in 1973 seçim zaferinden sonra) hapisten çıktığımda talihini CHP’de denemeye karar vermiş bir emekli (istihbaratçı) albayla tanışmıştım. Cevdet Sunay’ı eleştirmişti. Bir ABD askerî kuruluyla görüşmeler sırasında Kürt konusu açılmış da, Sunay, “Kürt yoktur” dememiş. Cevdet Sunay’ı eleştirecek elli bin kadar konu bulurdum da, böylesi aklıma gelmezdi.

Bu albay “Kürt yoktur” deme stratejisinin isabetine inanıyordu ama “Kart Kurt” teorisi henüz icat olunmamıştı. 12 Eylül yıllarında, eski bir öğrencim, yedek subaylığını, Kuleli’de İngilizce öğretmeni olarak yapıyordu. “Kart Kurt teorisi”ni ilk ondan öğrendim. Karda kart kurt sesi ve “Dağ Türk’ü” olgusunun Kuleli’de verilen konferansta anlatıldığını anlatmıştı. O her zamanki “ikinci bir emre kadar gerçeklik budur. İnanılacak... İnan!” havası ve edasıyla.

O günlerden bugünlere çok şey değiştiği için (inanması zor, ama, sahiden değişen şeyler de var) bugün Kenan Evren gibi kurum da “Biz böyle bir şey söylemedik” diyebilir –“halkın huzurunda” ya da neredeyse orada.

Elimde, teorik olarak elimde olmaması gereken bir şey var: KKK’lığı Yayınları’ndan, 1982 tarihli (K.K.K. Ankara Basımevi), başlığı Türkiye’de Yıkıcı ve Bölücü Akımlar olan bir kitap. “Elimde olmaması gereken” olduğunu gene bu kitaptan öğreniyorum, çünkü “Hizmete Özel” deniyor ve “Hizmete Özel’in anlamı da kitabın içinde açıklanıyor: “Bu kitabın gizlilik derecesi HİZMETE ÖZEL’dir. HİZMETE ÖZEL gizlilik derecesinin anlamı ise; bu gibi kitap ve dokümanların hizmetin sürdürüldüğü çevrenin dışına çıkarılmamasına ve ilgili olmayan şahıslara verilmemesine azami dikkat gösterilmesini gerektirmektedir.

“Askerî personelin bu hususa özel itina göstermesi gerekir.

“Aksi davranışın, kanuni kavuşturmanın şumulüne gireceği bilinmelidir.”

Ama böyle konularda gereğince dikkatli olmayanlar da hep oluyor demek ki, çünkü bu kitabı sahafta bulup aldım. “Kanuni kovuşturma” nedeniyle şimdi belirtmeyeceğim bir ad da yazılı içinde. O tarihte “P. Alb.” imiş. Belki de ölmüştür de ailesi sahafa vermiştir.

Bu kitabın 43. ve 44. sayfaları:

“Ülkemizde her alanda bölücülük yapılmaktadır. [!?] Ancak bunlardan en etkili olanı, KÜRTÇÜLÜK alanında yapılan bölücülüktür. Acaba gerçekten Kürt diye ayrı bir Irk [nedense büyük harfle] var mıdır? KÜRT sözü nereden gelmektedir?

KÜRT:
“Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde yaz ve kış aylarında erimeyen karlar vardır. Bu karların üzeri, güneş açınca hafif eriyerek buzlaşır, camsı parlak ve sert bir tabaka ile kaplanır. Üst kısmı sert, altı yumuşak kardır.

“Bu karın üzerinde yürüyünce, ayağın bastığı yer içeriye çöker ve Kart-Kürt diye bir ses çıkarır. İşte bu sese izafeten sıkışmış kara-yatkın kara Kürt kar veya Kürtün denmektedir.

“Bu gün hâlâ Anadolunun bir çok yerinde ve Azerbaycanda fırtına ve rüzgârın sürükleyip getirdiği ve çukur yerlere doldurduğu sıkışmış kara Kurtuk-Kürtük veya Kürtün denmektedir.

“Yüksek yaylalarda ve karlı bölgelerde yaşıyan TÜRK’lere Kürdak’lar denmiştir.”

Böyle gidiyor. Gördüğünüz gibi bayağı ayrıntılı. Yalnız, sözkonusu seslere “fonem” denir ve “fon” ya da “fonem” ayakla değil, ağızla çıkarılır. Dünyada “dilbilim” diye bir şey var ve bu “bilim”i bilenler var. Ama herhalde bu satırları yazan Türk subayından iyi bilecek değildir “dilbilimciler”.

İkincisi, 1982’den 2009’a 27 yıl geçmiş. Bugün TSK’nın başında olanlar da bu “hizmete özel” kitaptan edinmiş olmalılar. Buna bir itirazı olan duyulmadı ve o kurumda zaten itiraz olmaz.

Ama bize –veya “bana” diyeyim- “bunlara inanacaksın, ikinci bir emre kadar” demeye kimin hakkı olabilir?

Bu soru beni bugünlerin tartışılan “Güçlü Ordu” konusuna getiriyor.