Dersim isyanı mı, Dersim katliamı mı

Onları kolayca ayırt edebilirsiniz. Hemen her olayda, kendilerini ne kadar da çarçabuk belli edip, ele veriyorlar.


Ermeni meselesinde, Kemalist tek parti uygulamalarında, 6-7 Eylül trajedisinde, askerî darbe süreçlerinin dramlarında, Ergenekon ve Balyoz davalarında... halka çileler çektiren “mendebur bir devlet anlayışı”nı aklamak ve meşru göstermek için, tv’lerde ve gazete köşelerinde foruyarak, tam bir ağız birliğiyle zevahiri kurtarmaya çalışıyorlar.


Oysa bu gayretkeşlikleriyle, Memduh Tağmaçların, Faik Türünlerin, Kenan Evrenlerin,Çetin Doğanların indinde; hani Yahudileri temerküz kamplarında yakan Nazilerin, onları sıraya sokmaları, liğme liğme giysilerinden soyup duş alacak imişler gibi yapıp kandırarak gaz odalarına sevk etmeleri için, aralarından seçtikleri buna müsait Yahudiler vardı ya, âdetâ canlarını bir süreliğine kurtaracak olan onlara benziyorlar.


İşte böyleleri, bakın şimdi de Dersim katliamı için sahnedeler. Kendilerinin yaptıkları gibi, Mustafa Kemal’e ve resmî ideolojiye halel gelmesin diye çırpınılırsa; Osmanlı’nın son dönemlerinin de, Cumhuriyet tarihinin gerçeklerinin de ortaya çıkamayacağını düşünemiyorlar mı? Sürekli sığındıkları şekliyle, eğer her olay, sadece kendi öznel koşullarının at gözlükleriyle görülür ve o günkü aktörlerin sosyo-psikolojik siyasalarındaki değer yargılarıyla yetinerek ölçülüp biçilirse; Almanların ihtişamlı birliğine heves etmiş Hitlerlere de, komünizmi pekiştirmek uğruna milyonlarca insanı katletmiş Stalinlere de hak vermeye gelmeyecek midir, o zaman sıra?


Çoğunda olduğu gibi, Dersim’deki olayların da özünde yatan; 600 yıllık Osmanlı’nın, ekonomik, askerî ve insan kaynakları bakımından, uzunca bir süredir âdetâ “yılkı”ya bıraktığı Anadolu’ya yaslanmayıp; umûrunu, daha ziyade Balkanlar’da, Kırım’da, Levant’ta, Mezopotamya’da, Arabistan Yarımadası’nda ve Mısır’da, hâttâ Kuzey Afrika’da ve Arşibald ile Akdeniz’lerde aramış olduğu gerçeğidir.


Osmanlı merkezî idaresi, başlangıçtaki fetihlerde büyük rol oynamış Anadolu insanını devreden çıkararak, tımarlı sipahinin kontrolünde toprağa bağlayıp, terk edemeyeceği bir köylü mahpusluğunda çiftçileştirerek, sadece vergi üretmesi için sömürülen bir köleye indirgemişti. Anadolu Müslümanlarının, hele bir de Alevi iseler, askeriyeye eskisi gibi girmelerinin ve yükselmelerinin fırsatı tamamen yok edilmişti. Artık onlar, kafalarını kesecek ya da kurşuna dizecek olan Kuyucu Murat veya Muğlalı Mustafa Paşalara müstahaktılar.


Ne ki, ulus-devletlerin kurulması sürecine girmiş olan yeryüzü, 19. yy. boyunca Osmanlı’nın altını oyup içini boşaltınca, yâni elde artık makbûl ahaliler ve topraklar kalmamaya başlayınca; 20. yy. başları itibariyle, nihayet akıllara işte bu metruk arka bahçedeki Anadolu halkı gelmişti. Osmanlı için iş işten geçmiş; yüzyılların unutulmuş ahalisine, artakalan topraklarda yeni bir devlet kurmaları için, iş başa düşmüştü.


Lâkin, Osmanlı bakiyesi İttihatçı paşaların bir bölümü, bu yeni devletin kuruluş aşamasına sızarak, onlar da müdahil olmuşlardır. O yüzden, ilk Cumhuriyet Anayasası olan 1921 Kanun-i Esasi’si, Anadolu halkı ile, sürece sonradan gelip katılan bu Osmanlı zabitanının koalisyonuna bir işaretken; ayrıca yerel inisiyatiflere ve yerel çeşitlilikler bağlamındaki özgürlüklere teşne bir içeriği de ihtiva etmekteydi.


Gelin görün ki, savaş bitince, Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki ekip galebe çalacak; derhal 1921 Anayasası’nı rafa kaldırıp, farklı değerler yelpazesini silip süpüren 1924 Kanun-i Esasisi’yle tesis edecekleri, demokrasiye kapalı, tepeden inmeci, monist bir toplum mühendisliği yoluyla; Türk ırkçılığına dayalı bir ulus-devleti, yüzlerce yıllık dinsel inançların sosyo-psikolojisini katı bir lâisizmle gözardı ederek, zor yoluyla kurmaya kalkışacaklardır.


Sorunlarına yüzyıllardır hiç oralı olunmamış bu kıraç toprakların yoksul insanlarını, hayat tarzlarını belirleyen dağların ve yaylaların sunduğu binlerce yıllık geleneklerden ve nispi özgürlüklerin doğurduğu yerel özerkliklerden birden bire kopararak, merkezîleştirip birörnekleştirerek asimile etmek üzere; tıpkı bir koşum hayvanına yapılageldiği gibi, ağzına gem vurup boyunduruk altına almak; örneğin Türkleşemiyor ve Sünnileşemiyorlarsa da topunu kırıp geçirmek, ancak zulümle kotarabilecekleri bir şeydi.


Onlar da, işte bunu yapmışlardır.


Cumhuriyet tarihimizi biçimleyen bir ideoloji olarak, “Kemalizm gerçeği” kavranmadan, ne doksan yıllık sorunlarımız anlaşılabilir, ne de “I. Cumhuriyet” defteri kapatılıp, “II. aşama”yı ifade ediyor olan “demokratik Cumhuriyet”e geçilebilir.


Çırpınışları ve çirkeflikleri ayyuka çıkan, bu rejimin tesis ettiği kurulu düzendeki “faiz ve rant aristokrasisi” ile, ağızlarına çalınan birer parmak bal ucuzluklarındaki “sivil-asker bürokrasisi, medya ve siyaset sacayağı”nın devrilmesi; birbirlerini besledikleri “saadet zinciri”nin kopmasıyla mümkündür. Ve sanki, uzun soluklu da olsa, artık bunun sonuna gelinmiş olduğu dahi söylenebilir.


Ne ki, yorgunluk emareleri gösteren ve zaman zaman dürtülmeyi hak eden bir siyasal iktidarın söz konusu olduğu da unutulmamalıdır.


Başbakan’ın, Dersim için devlet adına özür dilemesini, diğer acılarınkiler de izlemelidir.


Ümitsiz bir vaka haline gelen Kılıçdaroğlu içinse, işin bu denli uzun boylu kılınması gerekmez. Onun, dedesinin ve babasının mezarları başına gidip, onlardan özür dilemesi kâfidir.