İlhami Işık: PKK de Silvan’ı sorgulamalı

"İran, Kandil’i rehin almak istiyor. Öcalan, devrimci halk savaşı artık bitti dediği gün, İran, PJAK’ı bahane edip Kandil’e girdi. Şimdi Kandil, İran’ın işgali altındayken, gerilla nasıl sınır dışına çıkarılacak?"

"Gerilla dağdan nasıl indirilir konusunda, devletle prensip anlaşmasına varılmış. Öcalan’ın açıklaması ‘imzalandı’ gibiydi önce. Sonra, imzalamadım deyince, birileri apar topar ‘özerklik’ ilan etti"

"Demokratik özerkliği, Türkü ve Kürtü ikna ederek yeni anayasayla hayata geçirmek istiyorsan, hiç sorun yok. Ama ilan ettiğin demokratik özerklik, devrimci halk savaşıyla sürdürülecekse, bu, teorik olarak bir iç savaştır"

NEDEN İLHAMİ IŞIK Türkiye son dönemde gene çok yoğun bir çatışma dönemine girdi. Geçmişi temsil eden, yeniye ayak uyduramayan bütün yapılar, Türkiye’yi her koldan gene sarsmaya başladılar. Biz de, her çatışma döneminde olduğu gibi, acaba bu ülkede neler çok iyi gidiyordu da, tekrar her yönden bir taciz ateşi başladı diye sorduk. Ve bu kritik soruyu, hem Kürt hareketini hem de devleti çok iyi bilen, çeşitli dönemlerde İmralı ile devlet arasında arabuluculuk yapan, birçok olayı daha olmadan bilen ve öngören, Taraf okurlarının kendisini bir süredir “Balıkçı” olarak tanıdığı İlhami Işık‘la konuştuk. İlk kez açık kimliği ve görüntüsüyle basında röportaj yapan İlhami Işık’la, son dönemde toplumu şoke eden olayları konuştuk. Silvan olayını, neden Öcalan devletle görüşürken PKK’nin iki askeri kaçırıp ardından Silvan baskınını yaptığını, Silvan’ın Öcalan’ın konumunu nasıl etkilediğini, Silvan baskınından sonra İmralı-devlet görüşmelerinin ve varılan mutabakatların sürüp sürmediğini, Öcalan’ın ne yaptığını ve önümüzdeki günlerde ne yapacağını, devletle varılan mutabakatların ne anlama geldiğini, Öcalan’a rağmen “aceleyle” açıklanan demokratik özerklik ilanının nedenlerini, demokratik özerkliğin sonuçlarının ne olacağını, PKK’nin neden çatışmaları kızıştırdığını, Kandil’in tam olarak nasıl bir çözüm istediğini, hükümet ve devletin şimdi ne yapacağını, bu savaşın sonunda ne olacağını sorduk. İlhami Işık’tan gene çok çarpıcı analizler ve cevaplar aldık.

Adınız ne?

İlhami Işık

Ne iş yapıyorsunuz?

Geçen seneye kadar tekstil işiyle uğraşıyordum.

Nerelisiniz? 

Batman

Öcalan’la devlet arasındaki görüşmelerde arabuluculuk yaptınız mı?

Evet... 1996, 1997, 1998 yıllarında ve bir de 2010’da... Ben son 17 yılın, dolaylı ve direkt görüşmelerin tanığıyım.

Öcalan’la nasıl tanıştınız?

Ben hiç bir zaman PKK’li olmadım. İGD’nin Doğu ve Güneydoğu sorumlusuydum. Liselileri örgütlüyordum. Öcalan da 1980 öncesi örgütlenmek için Güneydoğu’ya geldi. O zaman farklı örgütler, yapılar birbirleriyle görüşürlerdi. Beni de örgütlemek istediler. Öyle bir tanışma oldu.

İmralı’dayken hiç görüştünüz mü?

İmralı’dan önce başlayan ve İmralı’da da sürdürülen görüşmelerin tanığıyım ben. Devletin, Öcalan’la görüşmeleri İmralı’ya gelmeden önce başladı. Benim, “dolaylı görüşmeler” dediğim de bunlardır zaten. Bunlar, Öcalan’la Suriye’deyken yapılan görüşmelerdir. Ben, 2010 temmuzunda tekrar devreye girdim.

Öcalan’ın İmralı’da görüştüğü heyettekileri tanıyor musunuz?

Evet...

Ne tür bir arabuluculuk yapıyorsunuz?

Siyasetteki gelişmelerle ve olabileceklerle ilgili stratejik tesbitler konusunda arabuluculuk yaptım ben. Yani Öcalan’la devlet arasında ortak bir akıl bulma arabuluculuğu daha çok benimkisi. 1996- 1999 döneminde yıllarca Öcalan’la devlet arasında bilgi notları taşındı. 2010’de tekrar arabuluculuk yaptık ve bu arabuluculuk temmuzdan aralık ayına kadar sürdü. Ve devlet artık Öcalan’la direkt görüşmeye başladı. Dolayısıyla arabuluculuğa da gerek kalmadı.

Daha önce devlet Öcalan’la doğrudan görüşmüyor muydu?

Görüşüyordu ama aralıktan önceki görüşmelerin boyutu bugünkü kadar sistemli, yoğun ve sonuç alıcı değildi. Mesela geçen Ramazan’da çok ciddi bir ateşkes ilan edildi. Geçen yıl bir referandum süreci yaşandı, sonra seçimler yapıldı. Hatırlayın, bu süreçlere hep çatışmasız girildi. Arabuluculuğun ve karşılıklı görüşmelerin yarattığı sonuçlardır hep bunlar.

Devlet, sizden Öcalan’a ne söylemenizi istiyor ya da istedi?

Devlet, “Ben değişiyorum. Kürtlerin hak ve taleplerine bakış konusunda ben kendimi değişime tabi tuttum. Gerek Ortadoğu’daki rolüm, gerek Avrupa Birliği ile ilişkilerim açısından da ben değişiyorum. Benim tercihim değişimdir. Ama sadece benim değişmem yetmiyor. Karşı tarafın da değişmesi lazım. Karşı taraf değişmezse, benim değişimim aksar. Bu değişim, acılarla dolu olur” dedi ve Öcalan’ın bunu görmesini istedi. Devlet, Öcalan’a, “Sen de değiş” dedi. Esas, can alıcı mesaj buydu. Diğerleri ayrıntıdır.

Peki, Öcalan sizden devlete ne söylemenizi istiyor ya da istedi?

O da devletin demokratikleşmesini, Kürt meselesinde inkâr ve asimilasyonu bitirmesini, operasyonların durmasını talep etti. Öcalan’la devlet arasındaki o dolaylı görüşmeler sırasında pek çok şey oldu. Öcalan 1998’de ateşkes ilan etti. 1999’da silahlı güçlerini sınır dışına çekti... Toplumda antipati yaratıyor diye PKK’nin adını değiştirdi, KADEK yaptı. Silahı hak arama aracı olmaktan çıkaracağını açıkladı. Hem kendini, hem örgütünü değiştirmek için Öcalan her şeyi yaptı. Çünkü bütün bu yapılanlar, değişmek ve dönüşmek isteyen bir iradenin sonuçlarıdır. Ama 2004’ten sonra başka bir kulvara kaydı iş...

Öcalan, Silvan baskınından önce “Kürt tarihinin en önemli anlaşmasını yapmak üzere olduğunu” söylemişti. Ne tür bir anlaşmadan söz ediyordu?

Devletle “üçlü mutabakata” vardığını söyledi. Birinci mutabakat, Barış Konseyi’nin kurulması. İkinci mutabakat, meselenin güvenlik boyutuyla yani gerillanın dağdan indirilmesiyle ilgili. Üçüncü mutabakat da yeni bir anayasa yapılması... Gerilla dağdan nasıl indirilir konusunda bir prensip anlaşmasına varılmış. Zaten Öcalan’ın ilk açıklaması, görüştüğü devlet heyetiyle sanki bu mutabakatlar imzalanmış gibiydi. Sonra Öcalan, “imzalamadım” deyince, birileri apar topar “demokratik özerklik” ilan etti. Oysa Öcalan, demokratik özerkliğin iki yıl daha tartışılmasını istiyordu.

PKK’nin şemsiye örgütü olan KCK, “demokratik özerklik” ilan edilmesini istedi, DTK da ilan etti. Ama sonra, demokratik özerkliğin ne olduğunu, kendilerinin de tam tanımlayamadıkları anlaşıldı. Neden böyle aceleyle özerklik ilan ettiler?

Öcalan’ın sözünü ettiği “mutabakat” gerçekleşirse, “o mutabakatın içinde demokratik özerklik yok” diye böyle apar topar ilan edildi. “Devletle Öcalan arasında bir mutabakata doğru gidişat var. Ama bu mutabakat Kürtlere bir siyasi statü getirmiyor“ diye bir algılama oldu. Dağdan inecek ve kendisine “Sen niye dağdan iniyorsun” diye sorulacak. “Demokratik özerkliği biz sağladık, Kürtlere, biz bir statü kazandırdık ve onun için dağdan iniyoruz” diyecek.

PKK’nin dağdan inişi o kadar ciddiye mi binmişti?

Öcalan’ın açıklamalarından onu anlıyoruz. Erdoğan’a, “Bir açıklama yapın, bir hafta sonra dağdan indiririm” dedi. Kandil de, “Siyasi statümüz olmayan bir yere inmeyiz” dedi. Dağdakiler kısaca, “Kürtlere hak ve özgürlükler tamam ama Öcalan’la devlet arasındaki bu üçlü mutabakat, Kürtlere bir siyasi statü kazandırmıyor. Devlet bizi oyalıyor” diye düşündüler. Dolayısıyla apar topar demokratik özerlik ilan ettiler.

“Devlet beni oyalıyor” diye şikâyet eden Öcalan’ın kendisi değil miydi son avukat görüşmelerinde?

Doğrudur ama şunu da söyledi. “Artık bir mutabakat durumu yaşıyoruz. 15 temmuz itibarıyla devrimci halk savaşını ortadan kaldırdık” da dedi. Bakın burada mesele şudur... Demokratik özerkliğin hangi yöntem ve araçlarla oluşturulacağı konusu burada önemlidir. Eğer demokratik özerkliği, demokratik yollardan konuşarak, tartışarak, yeni bir anayasa yaparak, Türkleri de ve BDP’ye oy vermeyen diğer Kürtleri de ikna ederek hayata geçirmek istiyorsan, burada bir sorun yoktur. Ama ilan ettiğin demokratik özerklik, devrimci halk savaşıyla sürdürülecekse, kurulacaksa, hayata geçirilecekse, bu, Kürtlerle Türklerin ayrışmasıdır.

Demokratik özerklik, demokratik yoldan mı ilan edildi peki?

Hayır. Demokratik özerkliği, devrimci halk savaşıyla sürdürmek demek, sürekli ölüm demektir. Sen birilerini öldüreceksin, o birileri de seni öldürecek demektir. Teorik olarak bir iç savaştır bu ve demokratik özerkliğin savaşla kurulma şansı sıfırdır. Demokratik özerklik, tartışma ve ikna sürecinin sonucunda bir anayasa değişikliğiyle kurulabilir ama devrimci halk savaşına dayanan bir demokratik özerklik ilanı, bu ülkeye hem büyük acılar yaşatır hem de sürdürülemez.

Niye sürdürülemez?

Sosyolojik ve siyasal nedenleri var bunun. Mezopotamya’nın genetik kodunda Türklerden ayrışma, ayrılma yoktur. Saddam Hüseyin Irak’ta Kürtleri bombalarken, Kürtler, İran’a, başka bir Arap ülkesine gitmediler. Türkiye’ye geldiler. Dün Suriye’de Esat insanları öldürürken o insanlar da Türkiye’ye geldiler. 1992-1996 arasında Kürtlerin köyleri yakılırken, Kürtler İran’a, Irak’a, Suriye’ye gitmediler, batıya, Türklerin yanına geldiler.

Niye?

Kürtlerin yaşama güdüsü, sosyolojisi, kendini Türklerden ayırmıyor. Eğer siz, Kürt toplumuna, Türklerden ayrılma gibi bir yön çizerseniz, Kürt toplumu Türklerden ayrılmak istemez. Bunun için binlerce insan da ölse Kürtler yine Türklerden ayrılmayacak.

Demokratik özerkliği PKK-KCK-DTK ve BDP çizgisi ilan etti. Bunların hepsi, Öcalan’ın kurduğu yapılar. KCK üzerinde esas etkili olan kimdir?

Doğal olarak Kandil’dir tabii.

Öcalan, devrimci halk savaşının bittiğini söyledi ama Kandil, son saldırılarla ve Silvan baskınıyla aksine devrimci halk savaşını başlatmadı mı?

Öcalan, “Devrimci halk savaşının artık gereği yok. Bunu ortadan kaldırdık” dedi. Ama bazı askerlerin kaçırılması, taciz ateşlerinin başlaması, şehir içinde polise ve askerî birimlere saldırılar ve Silvan olayı devrimci halk savaşının ayak izleridir. Çatışmaların tekrar son hızla başladığını yaşıyoruz şu anda.

Öcalan, devletle üçlü mutabakata varıldığını, Barış Konseyi için devletle anlaştığını söylemişti. Silvan baskınından sonra bu anlaşmalar hâlâ yürürlükte mi?

Teorik olarak yürürlükte... Bakın, İngiltere ile IRA arasında tarihî anlaşma imzalandı ve birileri en vahşi eylemi yaptı. Ama o anlaşma, 29 kişinin öldüğü o vahim eyleme rağmen yürürlükten kalkmadı. Çünkü istenen, bu tür garip eylemlerle barış sürecini sabote etmektir ve süreci, karşılıklı konuşulabilir bir ortamdan çıkarmaktır. Bu yüzden, Öcalan’la devlet arasında varılan mutabakatları daha fazla savunmak ve hayata geçmesi için çaba sağlamak gerekiyor. Zira Kürt meselesiyle ilgili ne zaman iyi bir şey olacak olsa ya da olsa, otomatiğe bağlanmış gibi bu ülkede toplumu şoke eden, en başa döndüren çok kötü bir şey oluyor. Bu hiç şaşmadı. Öcalan, 8 temmuzda “Devletle üç konuda anlaştık” dedi. 14 temmuzda Silvan olayı oldu. Silvan, barışa darbe vuran çok özel bir olaydır. Bu durum sorgulanmalı.

PKK, Silvan’ı üstlendi ve PKK’nin en tepe komutanlarından Cemil Bayık Silvan olayını açıkça savunuyor. Silvan saldırısı sizce hangi açılardan sorgulanmalı?

1993 mayısında Bingöl’de 33 askerin öldürülmesinde de böyle bir durum yaşadık. PKK, bu olayı da üstlendi. Ama sonradan, “İçimizdeki çeteler yaptı” dendi. Biz bu olayı, birilerinin üç yıl sonra yapacakları “Silvan olayını içimizdeki çeteler yaptı” açıklamasına bırakmamalıyız. Barış sürecini birilerinin insafına terk etmemeliyiz. Barış süreci böylesine olumlu giderken niye Silvan yaşandı? Eğer Silvan, PKK tarafından sorgulanmazsa, çok daha vahim olaylara yol açabilecek. PKK, “Askerî birlik bizi öldürmeye geliyordu. Onlar bizi öldüreceğine biz onları öldürdük” diyor. Öyle bir durum yok ortada. Silvan olayı, meşru savunmaya girmiyor.

PKK bu birliği görmezden gelebilir miydi?

Evet, gelebilirdi. Oradaki emareler, PKK açısından bir meşru savunmayı göstermiyor. O askerî birlik, PKK’yi imha edebilecek, PKK’nin elindeki rehineleri alabilecek kapasitede ve yetenekte bir birlik değil. Özel bir birlik değil o. Üç ay eğitim almış, adı kâğıt üzerinde komando olan bir birlik o. PKK’nin bunu bilmemesi mümkün değil. Onun için olayın sorgulanması gerekiyor.

Silvan baskınından sonra, Öcalan’ın devletle bir kez konuştuğunu kendi açıklamalarından biliyoruz. Daha sonra görüşmeler devam etti mi?

Evet ediyor. Devletin içinden de, PKK’nin içinden de bu sorunun çözümünü istemeyen insanlar olabilir. Ama şu var, Öcalan, PKK’ye hâkim olan en önemli isimdir. PKK’nin içinde, Öcalan’ı doğrudan karşısına alıp, bir şey yapabilecek bir kişi yok.

PKK’nin içinde Cemil Bayık, Mustafa Karasu gibi sertlik yanlısı Ankara Grubu da dâhil mi buna?

Hepsi dâhil. PKK içinde tek hâkim hâlâ Öcalan’dır. Herkes bir şey yaparken, onun adına yapıyor. Demokratik özerklik, Öcalan adına ilan ediliyor. “Ben onun adına dağdayım” deniyor.

Ama Cemil Bayık, Mustafa Karasu gibi PKK’nin en tepe yöneticileri, Öcalan’ın ilan ettiği eylemsizlik kararına uymuyorlar. Öcalan demokratik halk savaşı bitti diyor, onlar ise demokratik halk savaşını başlatıyor. Bütün bunlar, Öcalan’ın PKK’ye hâkim olduğunu mu gösteriyor?

Bakın... Silvan olayı dâhil bütün bunları Öcalan’ın argümanlarını kullanarak yapıyorlar. Yanlış anlaşılmasın... Tırnak içinde söyleyeyim. “Bugün Türkiye’de nasıl herkes Atatürkçüyse... Ve herkesin kendine göre bir Atatürkçülüğü varsa... Herkes, Atatürk adına farklı bir şeyler söylüyorsa...” PKK’de de herkesin farklı Öcalan yorumları var. Her insanın, PKK’den kendine göre bir beklentisi var. Dolayısıyla Öcalan’ın söylediklerinden herkes, kendine göre farklı bir yorum çıkarıyor ve onun argümanlarını kullanarak davranıyor.

PKK’nın iki askeri kaçırması ve Silvan baskını, Öcalan’la devletin müzakerelerini nasıl etkiledi?

Olumsuz etkiliyor... Devlette, hâlâ operasyonlarla sonuç alınacağına ısrarla inanan bir kesim var. Mesela gidip, çatışma alanında olmayan gerillaları öldürdüler. Aynı şekilde PKK’de de, askerî operasyonları hızlandırmaya çabalayan, askerî, operasyon yaptırmaya çalışan bir yapı var. Taciz ateşi açıyor, eylemler yapıyor, insan kaçırıyor... Garip bir kördüğüm var böyle. Operasyonlar olduğu zaman, “Asker bizi imhaya geliyor. Ne yapalım biz de karşılık veriyoruz” diyorlar. Bu da İmralı’da Öcalan üzerinde bir baskı oluşturuyor tabii. Ondan sonra da herkesin hoşuna giden bir argüman dolaşıyor ortalıkta.

Nedir o?

“Çözümsüzlük olduğu için bütün bunlar oluyor. Çözümsüzlük olduğu için gerilla ölüyor, asker ölüyor” diyorlar. Hayır, çözümsüzlük olduğu için bunlar olmuyor. İradi tavırlar var burada. Birileri operasyon yapmak istiyor. Birileri de operasyonun yapılmasını istiyor. Böyle iradi bir duruş var ortada.

Çözümsüzlük sürsün diye mi yaşanıyor bütün bu ölümler?

Sonuçlar bunu gösteriyor.

Peki devlet, Öcalan’ın PKK üzerinde artık bir etkisi kalmadığını mı düşünüyor?

Hayır, böyle düşünmüyor. Düşünmemesi de lazım. Çünkü gerçekçi değil. Öcalan, Kürt sorunun ancak Türkleri ikna ederek çözülebileceğine inanma zekâsına sahip biri. Hiç kimsenin beklemediği anlarda çok aykırı kararlar verebilmiş biridir o. Öcalan PKK’yi ve Kandil’i hep peşinden sürükledi, bundan sonra da sürükleyecek.

PKK, neden Öcalan devletle görüşürken, iki askeri kaçırıp ardından Silvan baskınını yaptı?

İran’ın da etkisinde yaşandı bütün bunlar. İran, planlarını çok sinsice yapıyor. İran, Irak’ta kendi adamı olan Kürtler arasında şimdi şunu yayıyor. “İran’a, Türkiye, git Kandil’i vur” dedi diye yayıyor. Buna inanırsan PKK olarak ne yaparsın? Gider, esas düşmana karşı İran’la oturup konuşursun. “Bizi, birbirimize düşürmek isteyene, seni tahrik edene karşı gel birleşelim” dersin. İran’a yakınlaşırsın. Bakın... 14 temmuzda Demokratik Toplum Kongresi, demokratik özerkliği ilan etti. Aynı gün Silvan’da 20 insan öldü. Sadece saatler sonra da, 15 temmuz sabahı, İran, kendisine karşı bir yıldır hiç eylem yapmayan PJAK’ı bahane edip Kandil’i işgal girişimi başlattı. Peki, o hafta ne oldu? 8 temmuz-14 temmuz arasındaki sürede Türkiye’de ne oldu?

Ne oldu?

Türkiye büyük bir operasyon mu yaptı? Kürtler aleyhine bir yasa mı çıktı? Aksine demokratik anayasa girişimleri oldu. AKP ile BDP arasında, parlamentoya dönmeye ilişkin olumlu ilişkiler yaşandı. Öcalan, “Barış Konseyi’nin kurulması için devletle anlaşıldı” dedi. Ne oldu da insanlar kaçırıldı? Silvan oldu? Türkiye’de olumsuz hiçbir şey olmadı ama... O hafta ABD, artık Suriye’de Esat’ın iktidardan gitmesi için net bir tavır koydu. Türkiye de yüksek sesle aynı tavrı sergiledi. İran, Kandil’e girdi ve kendi uzantılarında ve Kürt kesimlerinde , “aslında, Kandil’i Türkiye vuruyor” algılaması yarattı. Nitekim Duran Kalkan şu açıklamayı yaptı. “Aslında İran bize saldırmıyor. Türkiye bize saldırıyor” dedi.

İran ne yapmak istiyor sizce?

Aslında İran, Kandil’i rehin almak ve Kandil’i kendisine biat ettirmek istiyor. Öcalan, “Devrimci halk savaşını artık kaldırdık” dediği gün, İran Kandil’e girdi. Bu anlamlıdır. Çünkü Öcalan’ın mutabakat sağladık dediği üç konu, PKK’nin sınır dışına çıkmasıyla sonuçlanacak mutabakatlardı. Şimdi Kandil, İran işgali altındayken, gerilla nasıl sınır dışına çıkacak?

Öcalan da son avukat görüşmesinde, İran saldırısının arkasında Türkiye’nin olduğunu söylemedi mi?

Eksik bilgiler gidiyor ona... Sorun da bu zaten. Eğer Öcalan’a doyurucu bilgiler gitmiş olsaydı, Öcalan bu kadar sert bir çıkış yapmazdı.

Cemil Bayık ve Duran Kalkan ekibinin İran çizgisine yakın olduğu söylenir hep. Ne kadar doğrudur bütün bunlar?

Genelde İran’a yakın durulur. Daha doğrusu, öyle bilinir. Eğer bir örgüt birkaç devletin içinde örgütlüyse, istese de istemese de o devletlerle uzak ya da yakın ilişki içinde olur. Bakın... İran ilk kez Kandil’e giriyor. Üstelik sadece PJAK’ın değil, PKK’nin Harkuk bölgesine de giriyor. Aslında İran, Amerika Irak’tan çekilirken hem Şii bölgesine bir koridor açmak, hem Suriye’ye yönelik girişimleri önlemek hem de Kandil’i rehin almak istiyor. Bunu da, uzantılarıyla, kendisine yakın olan insanlarla yapıyor. Kısacası, saydığım bütün olayların bir haftada yaşanmasında İran’ın etkisi var. Türkiye kendi içinde büyük bir kargaşa yaşarsa Suriye’ye ya da başka bir ülkeye demokratikleş diyebilir mi? Bakın Suriye çok önemlidir. Suriye düşerse, İran da düşer!