Büyüme değil yavaşlama konjonktürü var

Prof. Dr. TANER BERKSOY

Okan Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Taner Berksoy, akademik kariyerinin yanı sıra çeşitli kurum ve kuruluşlarda danışmanlık hizmeti vererek, iş dünyasında da önemli görevler üstlendi. Türkiye ekonomisindeki yapısal ve güncel durumlar, dünya ekonomisine ilişkin analizler ve kalkınma politikaları gibi alanlarda akademik çalışmalar yaptı, çok sayıda kitap ve makalesi yayımlandı. Makaleleri dünyanın saygın dergilerinde yer aldı. Berksoy, halen Dünya Gazetesi’nde köşe yazıları yazıyor.

Türkiye’de ekonomi tartışması artık 2012 yılına damgasını vuran şu meşhur gaz/fren metaforu üzerinden sürüyor. Öyle görünüyor ki, Avrupa’daki resesyonun da etkisiyle Türkiye, yılbaşında koyduğu büyüme, enflasyon, bütçe, işsizlik ve cari açık hedeflerine 2012 yılı sonunda ulaşamayacak. Türkiye’dekine benzer bir gaz/fren tartışmasının dünyada da yapıldığını, bunun sadece bize özgü olmadığını söyleyen Prof. Dr. Taner Berksoy ile Türkiye’nin yılsonunda nasıl bir ekonomik bilanço fotoğrafı ile karşı karşıya kalacağını konuştuk. Berksoy, 2002-2008 yılları arasında gerçekleştirilen mali onarım sürecinde sıkı mali politikaları uygulanırken, ekonominin de hızlı büyüdüğünü ve hafızalarda şimdi o eski performansın olduğunu söylüyor. Ancak, dünyanın içinden geçtiği kriz sürecinde hem frene basıp hem büyüme elde etmek söz konusu değil. Berksoy’a göre, 2002 yılı sonrasında dünyada müthiş bir konjonktür vardı, faizler düşüktü, likidite yüksekti. Dolayısıyla dünyadaki büyüme trendinden biz de nasibimizi aldık. Ancak, bugün durum öyle değil. Berksoy, bugün artık büyüme değil, yavaşlama konjonktürü içinde olduğumuzu hatırlatarak, şu noktaya dikkat çekiyor: Uluslararası konjonktür, birinci maliye politikası seferini başarıyla tamamladığımız dönemdeki gibi değil...

Hükümetteki gaz/fren tartışması farklı boyutlarıyla çeşitli kesimlerce ele alındı. Ancak, bu tartışma sadece bize özgü değil. Bizdeki ile krizdeki ülkelerde yaşanan tartışmanın benzer boyutları var mı?

Gaz/fren deyimi bu şekliyle bize has ama benzerini tüm dünya konuşuyor. Epey derin bir kriz yaşandı ve gelişmekte olan ülkeler daha hızlı çıkarken, yaşlı ülkeler o kadar iyi çıkamadı. Bu nedenle tekrar ikinci bir dip riski ortaya çıktı. Krizin başlangıcında fazla tereddüt etmeden herkes ekonomilerine hem para politikasını hem de maliye politikasını gevşeterek çok hızlı şekilde müdahale etti. Beklenenden daha sığ bir yerden döndü ama toparlayamadı. Bu, bir miktar öz olarak oradan kalma bir tartışma. Şu anda tüm dünya yavaşlama konjonktüründen geçiyor. Küreselleşme nedeniyle etkileşimler çok yoğun olduğu için hemen herkes bundan etkilendi, hep beraber yavaşlıyoruz. Yavaşlarken krizden çıkışta özellikle maliye politikası fazlasıyla açıldığı için, kamu borcu problemini de beraberinde getiriyoruz. Bizde de bir miktar açılma oldu ama o kadar çok değil. ABD ve özellikle Avrupa’da kamu borcu açığı ortaya çıktı. Tartışma şu: Ciddi bir borç dinamiği oluşmuşken, kamu açığı varken, borçlar hızla artarken kamu alanını biraz daraltmak lazım. Normal koşullarda sıkı bir maliye politikası bu işi yapar ama koşullar normal değil, durgunluk var. Dolayısıyla “mali disiplini yeniden tesis edelim, frene basalım” diyenler var. Tersine “şimdi frene basacak bir durum yok, resesyona gidiyoruz gaza basalım” diyen bir tez var. Bunlar aynen bizde de var. Biz benzer bir durumdan 2001’de geçtik, maliyede ciddi bir düzeltme yaptık. Krizin başladığı 2008-2009’a kadar da mali disiplini yani kamu dengesini koruduk. Bu sayede borç dinamiğini fevkalade düşürdük, borç oranını aşağı çektik. Bizde oradan kalma bir risk algısı var. 2000 öncesine ait felaket bir kamu maliyesi sabıka kaydına sahibiz. O bir korku. 2002’den sonra mali disiplini sağlayan Ali Babacan ve kadrosu, hâlâ aynı kadro. Hem kendi eserlerini feda etmek hem de şöhretlerini kaybetmek istemiyorlar.

Kriz döneminde Türkiye mali politikalar açısından çok fazla takdir edildi...

İş, şaka yollu Yunanistan’a gitsek maliye dersi versek noktasına kadar geldi. Egolar fazla şişikti. Gaza basalım dediğinizde ondan vazgeçiyorsunuz... Gaz/fren hikâyesinin geri planı ve şu anki durumu bu. Babacan, bu tartışmanın fren tarafında duracağının sinyallerini veriyordu. OVP nerede duracak diye merak ediyordum. OVP, çok net fren tarafında duruyor. Sert bir fren değil ama gevşeme durumu da pek yok. 2015’e kadar öngördüğü büyüme hızı da düşük. 2013 için yüzde 4, ondan sonrası 5 ve üzeri olarak gidiyor. Türkiye’nin potansiyeline ve problemine göre düşük. Türkiye ekonomisinin problemi nedir diye sorarsanız bu, geleneksel olarak kamu borcu açığından ziyade enflasyon/işsizlik ikilemi arasında konuşulan bir şey. Fren yaptığınızda bir miktar işsizliği arttırıp enflasyonu kontrol altında tutarsınız, gaza bastığınızda da işsizliği azaltırsınız ama fiyatlar bir miktar kıpırdar. Bu dönemin şöyle bir rahatlığı vardı. Bunun altını çiziyorum çünkü, gelecekte olmayabilir. Krizle birlikte tavan yapan işsizlik yüzde 8.4’e kadar düştü. Sonra yüzde 9 seviyesine çıktı. Enflasyonda hedeften uzaklaşıyoruz. Yüzde 5 iyimserdi, şimdi yüzde 6’lar biraz daha realist. Ancak gerçekleşme bunun da üzerine çıkarak yüzde 7’lerde olacak. İşsizlik artışı bir alarm zili. Enflasyonda hızlanma olasılığı var. Burada, Merkez Bankası’nın kendine göre bir rahatlığı var. “Son çeyrekte büyüme hızlanacak, işsizliği dengeleyeceğiz, enflasyon da biraz daha yavaşlayacak.” Onu şu anda bilmiyoruz.

Dördüncü çeyrek için beklentiniz nedir?

Yılbaşında yavaşlayacağız ama bu sert mi, yumuşak mı olacak tartışması vardı. Bundan vazgeçtik. Çünkü, çok yumuşak olamayacağı ortaya çıktı. Şimdi, “bu çok yumuşak olmayan büyümeyi hızlandırmak gerekir mi” tartışmasına döndü. Bir taraf, “Gaza basmazsak işsizlik daha da yükselecek o bir problem olacak. O zaman kamu dengesi ve mali disiplini çok iyi, kamu maliye şöhreti yerli yerinde duran ama acayip işsize sahip, ekonomisi çok düşük büyüyen bir ülke olacağız” diyor. Tersi ise, “Şu anda enflasyon üzerinde baskı yok ama gaza bastığınızda harcamaları arttıracağınız için enflasyon üzerinde de bir baskı yaratma ihtimaliniz var. O zaman kadim enflasyon problemine dönme riskimiz var” diyor. Böyle arada sıkıştık. Bende şöyle bir iş bölümü yapıldığı kanaati var. Maliye tarafını sıkıyoruz, para tarafı da gevşiyor. Faiz bandının üst sınırı aşağı çekildi. Bu bankalara daha düşük maliyetle fonlama yapılacak, bankalar bunu kredi faizlerine yansıtacak, oradan da piyasa faiz oranı etkilenecek ve daha düşük faiz olacak gibi büyüme dostu bir şey. Maliye politikası çok da büyüme dostu olmayan bir yerde dururken, para politikası biraz daha büyüme dostu bir yerde duruyor. Bunu birbirlerinden habersiz yaptıklarını düşünmememiz için hiçbir neden yok. Her iki takım da eski ve 10 yıldır bu işi yapıyor ve birbirlerinden çok da kopuk hareket etmiyorlar.

Büyümeyi arttırmak için hükümet sizce ne yapacak?

Hükümetin büyüme için ne yapacağı, büyüme için ne kadar rahatsız olacağına bağlı. Büyümeyle ilgili iki şeyden eşzamanlı olarak rahatsız olabilir. Gelirler artmaz ya da daha düşük hızda artar. Büyüme, üretim ve gelirlerin artması demek. Türkiye’nin kötü bir gelir dağılımı var. Düşük hızda artan gelir, orta ve altı gelire sahip kesimlerde rahatsızlık yaratır. Düşük hız işsizlik demek. İşsizliğin yükselmesi de rahatsızlık getirir. Herhangi bir siyasi iktidar gözünü buraya diker, enflasyona bakar. Rahatsız edeceği noktaya gelene kadar da, bu takım ayağını frenden çekmez. Seçime giden iktidar gaza basar. Seçim sırasında ortada çok fazla işsiz olması siyaseten iyi bir şey değil. AKP’nin böyle bir sorunu yok. İşsizlik nedeniyle iktidar, kaybedecek gibi durmuyor. Popülist bir gevşeme ihtiyacı olmayabilir.

Mehmet Şimşek sık sık seçim ekonomisi olmayacak diyor. Bu da kendine güvenden mi kaynaklı?

Seçim sonucuna güvenmekten kaynaklı. Daha seçime var. Ama herhangi bir nedenle seçime doğru oy kaybı hızlanırsa, bunu o zaman tekrar değerlendirmek lazım.

İç dinamiklerin yanı sıra Avrupa’nın neredeyse resesyonda olması sonucu, Türkiye’nin yükselen bir büyüme trendi içinde olmasını bekleyemeyiz. İç talep ve ihracat dengesi nasıl kurulacak?

Son dört çeyrektir dış taleple büyüyoruz. Dış talebin artışından kasıt şu: İhracatın artış hızı, ithalattan daha yüksek. Bu, lehimize bir dış denge düzelmesi yapıyor, bunu cari açıkta görüyoruz. Bu hem talebin yer değiştirmesi hem de büyümeyi dış talep çekiyor anlamına gelir. Bundan şikâyet edecek halimiz yok ama bu sürdürülebilir değil. İthalatın çöküşü ekonominin çok hızlı yavaşlamasından kaynaklı. Büyümedeki hızlı düşüş ithalatı da aşağı çektiği için veya hızını kestiği için ithalat yavaşlamasından kaynaklanan bir durum. Eğer ekonomi daha da yavaşlarsa açıkçası resesyona doğru gidiyorsunuz demektir. Üç çeyrektir çöküş gibi bir iç talep daralması var.

Sizce iç talep neden daralıyor?

Aktörler önlerini görmüyor. Riskleri tam olarak algılayamadıkları için de yatırım harcamalarında hızlı bir gerileme var. Tabi risk üretmekte de epey becerikliyiz. İleriyi görmeyi kararttık. Beklenti yönetimini hiçbir zaman beceremedik. Şunu bile anlamadık: Dışa bağlı piyasa ekonomilerinde beklentiler, ekonominin önemli güçlerinden biridir. İyiyse çeker ekonomiyi götürür, karardığı zaman da geriye iter. Böyle bir “beklenti kararması” var. Dünyadaki yavaşlama ve Avrupa’nın bir türlü kendine gelememesi, bizi çok etkiliyor. Ekonomiyi dış talep sürüklüyor ama o da sürdürülebilir bir şey değil. Bir yerde ihracat da teklemeye başlayacak. Teklemekten kastım geri gitmesi değil, hızı muhafaza edemiyor. Dolayısıyla “dış talep bizi çekiyor” argümanı çok güvenilir bir argüman değil. İç talebi de canlandıracak ortada bir şey yok. Dönüp geliyorsunuz gaz meselesine. Bu çelişkiyi çözmek için bir miktar harcamaları arttırmak lazım. Şu anda özel alanda harcamaları arttırabilecek bir durum yok. İşte o kaybolan özel talebi telafi edecek bir şey yapmak lazım. Zafer Bey gaz vermekten bunu kastetse, onunla hemfikir olurum. Ama onun söylediği biraz daha ihtiraslı bir gaza basma.

Merkez Bankası üzerinde sizce baskı var mı? Varsa bu baskı ileride artar mı?

Var ve yavaşladığımız sürece o baskı artacak. Başbakan faiz sevmiyor. Faizin çok yüksek olduğunu ve bunun enflasyon yarattığını söylüyor. Bu bir baskı. Herkes görüyor ki, yatırım yok. Tüketim harcamaları hâlâ çok canlı değil, tüketici güveni de yerine gelmiş değil. Burayı bir miktar kışkırtmak için faizi bir miktar aşağı indirmek lazım. Orada bizim başka bir problemimiz devreye giriyor. Faizler biraz yukarıdayken yığılmalı şekilde döviz geliyor, en ufak bir şeyde de çıkıp gidiyor. İki durumda da sıkıntı çekiyoruz. Faizi çok düşük bir yere getirirsek, sermaye girişi yavaşlar. Sonra ters döner ama bu dış açığın finansmanını ciddi şekilde etkiler.

Merkez Bankası’nın faiz indirebilecek marjı var mı?

Bana göre çok yok. Başbakan gibi düşünüp faiz yüksek o nedenle enflasyon oluyor derseniz, faizi ne kadar düşürürseniz enflasyonu da o kadar düşürürsünüz. Halbuki, bize okullarda öğretilen o ilişki terstir. Yüksek enflasyon faizin yükselmesini gerektirir ki, arada bir reel faiz parçası olsun insanlar ona bakıp bir miktar tasarruf etsin, yatırım kaynakları da biraz daha düzgün dağılsın diye. Merkez Bankası 150 baz puan indirime gitti. Söylenenlere bakılırsa, yıl sonuna kadar bir 50 baz puan daha indirim gelecek. Fonlama maliyeti yüzde 7 civarına inecek. Zaten enflasyon beklentisi de o civarda. Dolayısıyla çok büyük bir marjı yok. Bankacılık düzgün yapılacaksa, orada çok fazla bir marjın olmadığı söylenebilir. Faiz negatifte olabilir ama bizde tasarruf problemi var. Tasarruf sıkıntısı olan bir ekonomide negatif faiz intihar etmek gibi bir şey. IMF, 4. Madde görüşmelerinin ardından büyüme ve enflasyon hedeflerinin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını belirtti. Yılsonu nasıl bir tablo göreceğiz? Yılbaşında konan hedeflerin artık tutma olasılığı kalmadı. Büyümede hedefin altında kalacağız. Bütçe açığı eylül itibariyle hemen hemen yılsonunda öngörülen rakamlara geldi. Son zamları da göz önüne alırsak bütçe öngörülenden daha büyük bir açıkla yılı kapatacak. Enflasyonu zaten yarı yolda biraz yukarı ittik. Doğalgaz ve elektriğe yapılan zammın yaygın etkilerini daha tam görmedik. Bu iki ürüne yapılan zam enflasyonu arttıracak. Büyümeyi iyi kestiremediğimiz için büyük ihtimalle cari açık düşük bir yerde kalacak. Büyük ihtimalle yılsonu yeniden çift haneli ya da onun biraz altında kalan bir işsizlik rakamı görürüz. Benim bir tezim de şu. 2002-2008 arası müthiş bir mali onarım oldu. Mali politikalarda sıkının da ötesine geçtik. Reel faizi düşürdük. Şu anda mali disiplin peşinde koşarken, kafalarda eskinin anıları var. Bunlar yapılırken ekonomi hızlı büyüdü. Hem frene basıyorsunuz, hem de ekonomi büyüyor. 2002 sonrası dünyada müthiş bir konjonktür vardı. Faizler dipteydi, kıyamet gibi para vardı. Herkes büyürken, arada biz de büyüdük. Bugün durum öyle değil. Bugün büyüme değil, yavaşlama konjonktürü var. Gereğinden fazla fren yaparsak, işsizliğin tavan yaptığını görürüz, 2013’ü ciddi sıkıntılı geçiririz. Uluslararası konjonktür birinci maliye politikası seferini başarıyla tamamladığımız dönem gibi değil...

Avrupa’daki kriz daha ne kadar sürer?

Liderler, avronun ve AB’nin her şartta muhafaza edilmesi kararı aldı. Yunanistan, İspanya, Portekiz, İrlanda ve kısmen İtalya’nın problemi kendi finansmanlarını yapamaması. Uluslararası borçlanma piyasalarına giremiyorlar, girdiklerinde çok yüksek fiyatla borçlanıyorlar. Finansörleri, özellikle Almanya, bir an önce kendileri borçlansın istiyor. Krizdekiler ise piyasa borçlanmasını erteleyip, Avrupa fonlarıyla devam etmek istiyor. Bunun ekonomiyle ilgisi yok, bu siyasi manevra. Bir taraf Avrupa fonları gelsin diye son noktaya kadar direniyor, diğer taraf da piyasadan borçlansınlar diye itebildiği kadar itiyor. Zengin ülkeler krizdekileri finanse etsin anlayışı, Almanya’nın geleneksel kamu maliyesi anlayışının çok ötesinde bir yerde. Bu ülkelerin de ellerini taşın altına koymak gibi niyetleri yok. Madem birliği dağıtmıyoruz o zaman birlik ödesin fikri var ve dört beş yıl daha sürer. Bu da Demokles’in Kılıcı gibi bir Avrupa sorunu beş yıl devam edecek demek.


[email protected]