Ayşe Önal’ın ‘Namus Cinayetleri’ kitabı, 27 ülkede yayımlandıktan sonra Türkiye’de

Ağaç diken, ağaç keser mi?


Büyük bir sevinç içinde bir doğumun anısına heyecanla ağaç diken bir baba –ki, bu eylemiyle de kanıtladığı gibi doğaya saygılı ve doğanın duygusuna sahip bir insan– nasıl olur da bir gün, bir başka durumla ilgili ağaç keserek, içindeki kızgınlığı, hayal kırıklığını dışa vurarak çevresindeki herkese bir işaret göndermek ister?


Birinci eylem (ağaç dikme), karısının ona bir oğul vermesiyle ilgilidir.


İkinci eylem ise (ağaç kesme), karısının ona bir kız çocuk doğurmasından kaynaklanır.


Birinci durumda yaşanan sevincin doğayla bütünleşmesi, ikinci durumda yerini trajik bir gösteriye bırakıyor; ağaç kesen baba, doğanın katili oluyor böylece.


Kız çocuğu doğdu diye ağaç kesen erkek zihin ve duygu, günü gelince kızının canını almakta hiç tereddüt etmiyor haliyle.


İlişki bu kadar nettir aslında.


Bu tip bir erkek zihin, feodal bir kesimin ürünü olup, Türkiye’de namus cinayetleri denen o akıl almaz vahşetin baş aktörüdür.


Gazeteci yazar Ayşe Önal’ın 27 ülkede yayımlanan (Fransa hariç bütün Avrupa ülkelerinde, Çin’de ve Japonya’da..) Namus Cinayetleri adlı kitabı nihayet Türkiye’de de yayımlandı.


Yazar, bu cinayetlerin Türkiye’nin önemli bir kesiminde ne durumda olduğunu, nelerden kaynaklandığını şöyle açıklıyor: “Aşiretlerde kız çocuk sahibi olmak biraz utanç verici, biraz bela getiricidir. Kızlar çoğunlukla kocaya kaçtıklarından, aşiretler arasındaki kan davalarının toprak anlaşmazlıklarından sonra gelen en önemli nedenidirler. Kız çocukların gözü açılmadan evlendirilmesi, ailenin erkek evlatlarını beladan uzak tutmak için yerleşmiş bir gelenektir.”


Feodal üretim ve kültür ilişkileri içinde akıl almaz baskılar (örf, adet, din) yaşayan bir kız, daha gencecik yaşında neden her şeyi göze alarak kaçar evinden?


Ayşe Önal bu soruyu, o durumu yaşayan –bana göre– dünyanın en cesur kadınlarından birine soruyor: “(...)‘Bana söyle Remziye’, dedim. ‘Siz kızlar ucunda ölüm olduğunu bilerek kelle koltukta, nasıl kaçıyorsunuz. Sizi bu kadar cesur yapan ne?’ Büyük bir içtenlikle küçük beyaz elleriyle ellerimi tuttu. Gözleri akıtılmamış yaşlarla dolmuştu. ‘Size özgürlük uğruna kendisini esir etmiş biri olarak cevap vermek isterim. Tabii ki bakkala gitmek, ekmek almak özgürlüğü bir yana; ama asıl hiç kimseye muhtaç olmamak, evlendiğin zaman eşinin eline bile bakmamak, dayak yememek. Ağabeyin yanından geçtiği zaman vurmayacak, yengen yanından geçtiği zaman vurmayacak, baban vurmayacak. İnsan sayılacaksın yani. Sadece bunun için kaçıyorsunuz. Kızlar kelle koltukta kocaya kaçmıyorlar, özgürlüğe kaçıyorlar. Özgürlüğü ancak bir erkek üstünden edinebilirler. Onun için yola çıkarken daima bir erkek oluyor bavullarında.’(...)”

Namus Cinayetleri’nde, Ayşe Önal’ın peşine düştüğü, çok duyarlı söyleşiler yaptığı dokuz namus cinayeti öyküsü var. Dokuzu da ciğer delen cinsten.


Feodal bir ortamda, çevre, mahalle baskısının bile namus uğruna bir erkeği cinayete yöneltebileceğinin örneği var kitapta; ki, bu cinayeti işleyen İlyas’ın öldürdüğü kızkardeşi bakire çıkıyor devlet raporuyla.


Aynı zamanda yazarın kendi değerlendirmeleri de, yer yer hoş bir edebî anlatımla sunuluyor kitapta.

Namus Cinayetleri, değerli bir çalışma.


Bu toplumu, dünyanın bu en heterojen toplumlarından biri olan Türkiye’yi tanımak için Namus Cinayetleri’ni okumak, zihin açıcı bir eylem olacaktır bence. Zira bu toplumun önemli bir kesiminde hâlâ töre nizamı geçerlidir. Örf, adet, sömüre sömüre çarpıtılmış dinî inançlar, feodal üretim ve kültür ilişkileri yumağı içinde yer alan namus cinayetlerini zihnimizde çözmeden Türkiye’yi tanımak pek mümkün değil. Bu nedenle Ayşe Önal’ın çalışması aslında ufuk açıcı bir araştırma aynı zamanda.


Töre cinayetlerini yoksullukla bir tutan ve yoksulluğun içine gömen anlayışımızı değiştirmemiz gerekiyor artık. Çünkü benzer yoksulluklar içinde hayatlarını sürdürmeye çalışan başka topluluklarda; örneğin Alevilerde bu tür cinayetlere pek rastlanmıyor. Kelle koltukta evden kaçan kızların özgürlük için bu yolu seçtiklerini anlatan Remziye’yi ölümden kurtaran da, bir cemevi çevresinde toplanan Aleviler olmuş zaten.


Ayşe Önal’ın Namus Cinayetleri kitabı bence Türkiye’de çok konuşulacak –konuşulması gereken– ciddi ve değerli bir referans çalışması.


Bu kangreni daha çok medyada yer alan haberler üzerinden biliyoruz bir miktar. Oysa Ayşe Önal, kitabındaki dokuz vakanın öyküsünü anlatırken, bizzat katillerle görüşmüş; onların düşünce ve duygularındaki iç hesaplaşmalarını, vicdani muhakemelerini çok canlı bir biçimde aktarıyor bize. Bu katil erkekleri tanımak, paradoksal da olsa, pek çok ezberimizi bozuyor ve zihnimizi açıyor.


Zihnimiz açılıyor.. ve ne yazık ki bu yolla oluyor.


Bu ilginç ve değerli çalışmanın arka kapak sunumunda ise (ki öğrendim, arka kapak Ayşe Önal’a ait değil) kusurlu bir ifade var bence: “Cinayet insanın hayvanlaşmasının en ileri biçimidir.” Bütün benliğimizle reddetmemiz gereken kartezyen düşüncenin bir ifadesidir bence bu. Böyle bir kitabın arka kapağına hiç yakışmamış tabiatıyla.


Hayvanlar cinayet işlemez!


Cinayet işleyenler insanlardır.


Ve büyük bir çoğunlukla da erkeklerdir.