Sertab Erener ve Gülben Ergen konuyu nasıl algılamışlar?

Bu ne yavu?

Yok artık daha neler!

Okuyunca gözlerime inanamadım önce.

Ben mi yanılıyorum, bir algı bozukluğu filan mı başladı diye bir anksiyete hali sardı bünyemi.

Sertab Erener ve Gülben Ergen, Türkiye Büyük Millet Meclisi Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) ortaklığında İstanbul’da yapılan Uluslararası Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Buluşması’nda konuşmuşlar; ikisi de kendisinden bahsetmiş maşallah.. ve demişler ki:

“Kendi ekonomik özgürlüğümü kazanmak için çok çalışmak zorunda kaldım. Her kadının da kendi ekonomik özgürlüğünü eline alması, erkeğe muhtaç olmaması gerektiğine inanıyorum.”(Sertab Erener)

Ekonomik özgürlüğünü eline almak, bu coğrafyada, Anadolu’da kadının elinde mi yavu? Masanın üzerine bırakılmış da, bizim kadınlar dalgacılığından özgürlüğünü eline almıyor, erkeğine muhtaç yaşıyor sanki!

Gülben Ergen de kişisel almış sorunu: “Bir kadın sanatçı olarak sesimi duyurabilmek, ‘Ben de varım’ diyebilmek ve kendimi doğru ifade edebilmek için çok çaba sarf ettim. Kendimi kabullendirmem kolay olmadı, uzun zamanımı aldı. Kadının sanatta ve medyada, her mecrada yerinin olduğuna inanıyorum.”

Bu mudur yani?

Aslında kadın hakları üst başlığına sahip olan böyle bir uluslararası buluşmada, kişisel başarı örnekleri, ya da başarıya giden yolda çekilen sıkıntılar mıdır anlatılması gereken? Daha doğdukları andan itibaren –İstanbul’da- bir bakıma cinsiyet eşitliğine sahip  –birer beyaz Türk olan- Ergen ve Erener, bu toplantıya davet edildiklerinde kendilerinden ne beklendiğini sandılar acaba?

Türkiye’de okuma yazma bilmeyen 1 milyon kadının varlığı, sadece ve sadece zürriyet kaynağı olarak milyonlarca kadının adeta birer obje olarak kullanıldığı, her gün ortalama 3 kadının cinsiyet kaynaklı (namus) öldürüldüğü, her gün yüzlerce kızın, kadının tecavüze uğradığı bir toplumun bu gerçekliğine uygun bir cinsiyet eşitliği söylemi geliştirmeleri gerekmez miydi? Bu kadınlar, uluslararası nitelikte olan bu toplantıda Türkiye’yi temsil ediyordu çünkü. Ama onlar kişisel başarı, yükseliş, sistemin içinde yer alış durumlarını filan dile getirmeyi uygun bulmuşlar demek.

Aslında o toplantıda, Türkiye’nin gerçek cinsiyet eşitsizliği içinde yaşayan, özellikle Anadolu’nun kadın temsilcileri bulunmalıydı bence.

Pazar günkü Hürriyet’te okuduğum haberde –konuşmalarından alıntılar yapılan ünlüler içinde-, bana göre en doğru şeyleri söyleyen, oyuncu Erkan Petekkaya olmuş; “Şiddet gören kadınları koruyalım. Onları bilinçlendirelim. Özgüven kazandıralım. Erkekleri de kadınlara nasıl davranılması gerektiği konusunda eğitelim. Ben bu konuda üzerime düşen ne varsa yapmaya hazırım,” demiş.



Gölgeler ve Suretler, Antalya’da tartışma dışıydı

Ankara Film Festivali’nde bütün ödülleri topladı!

Antalya Film Festivali’nde yüzüne bile bakılmamıştı (SİYAD’ın özel ödülü ve kurgu dışında) Derviş Zaim’in Gölgeler ve Suretler filminin. Hatta sonradan jüriden sızan dedikodulara göre, jüri toplantısında sıra Derviş Zaim’in filmine gelince herkes Atilla Dorsay’ın yüzüne bakmış üstat da, “Bu ne biçim film yavu, tartışma dışı bırakalım” deyince diğerleri de kuzu kuzu kuzulayıp, geçivermişlerdi Gölgeler ve Suretler’i.

Telesiyej, geçen haftalarda gösterime giren Gölgeler ve Suretler için ‘bir başyapıt niteliğinde’ demişti. Çünkü, Gölgeler ve Suretler, bu coğrafyanın, bu toplumun sinemasının oluşturulmasında önemli bir adımdı; Zaim’in diğer filmlerinde olduğu gibi bu film de bir tür açılım, bir yeniden üretimdi. Dışarıdan kurgulanmış absürt bir savaşın taraflarına adeta eşit mesafeden bakan, insana saygılı bir filmdi.

Antalya Film Festivali’nde görmezlikten gelinen, adeta yok sayılan Gölgeler ve Suretler’in Ankara Film Festivali’nde değerinin bilinmesine, neredeyse bütün ödülleri toplamasına sevindim.

Hem festivalin En İyi Film Ödülü’nü,  hem de SİYAD’ın En İyi Film Ödülü’nü alan Gölgeler ve Suretler, ayrıca: En İyi Yönetmen, En Eyi Kadın Oyuncu (Popi Avraam), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Settar Tanrıöğen), En İyi Sanat Yönetmeni ve En İyi Kurgu Ödülü’nü de aldı.

Bazı filmler turnusol kâğıdı gibidir. İçine girdikleri ortamın, festivalin gradosunu ortaya çıkarıverirler.

Antalya Film Festivali’nin gradosuyla, Ankara Film Festivali’nin gradosu karşılaştırıldığında insan şaşırıyor.

Birincisinde kale bile alınmayan bir başyapıt, ikincisinde hakkı teslim edilen bir başyapıta dönüşüyor.

Antalya Film Festivali’nin –özellikle son yıllarda- içi boş frapanlığıyla, Ankara Film Festivali’nin, sinema sanatına ciddiyetle yaklaşan duruşu (misyonu) ve magazinel ünlülerden oluşmayan jürisinin farkını da, yarışmanın sonuçları –turnusol kâğıdı gibi- ortaya çıkardı işte.