Geçen hafta her akşam ayrı bir televizyondan çığlık çığlığa “basın susturuluyor, tek parti diktatörlüğüne gidiyoruz” sesleri yükseldi. Yardım isteyen çaresiz kadın sesine pijamalarıyla koşanlar boş sokaklarla karşılaştı. Her akşam tekrarlanan bu sinir savaşını kaybedenler tahammülsüzlükle, “Sakin olun her şey yolunda” diye iyi niyetle ayılıp bayılanları teskin etmeye kalkışanlar ise linç yapmakla suçlandı.
Akşamki faslı kaçıranlar için aynı terane her sabah “bu okuduğunuz son muhalif gazete olabilir” ajitasyonuyla üzerimize boca edildi.
Yani, geçen hafta şu meşhur “sivil diktatörlük” ne menem bir şeydir, tecrübeyle gördük.
Bu yeni dalgaya Başbakan Erdoğan’ın grup toplantısındaki tepkisi ise belli ki üzerinde çalışılmış bir tepkiydi. Şöyle dedi: “Nasıl Menderes’e aynı oyunu oynadılarsa, nasıl Özal’ı suçladılarsa, şimdi AK Parti’ye ‘tek parti’ yaftası yapıştırmaya, otoriter bir anlayışa sahipmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Olay budur.”
Kesinlikle daha az zeytinyağı daha çok siyaset yazması gereken Haşmet Babaoğlu’nun “post modern 27 Mayıs” diye özetlediği şeydi başbakanın da kastettiği.
Peki, neydi bugünlerde 27 Mayıs’a benzeyen? Herkese bu kadar kolay darbeci demek de kötücül bir şey değil miydi?
Bu benzerliği anlamak isteyenler bir başbakanı ve iki bakanı darağacına gönderen Yassıada Yüksek Adalet Divanı’nın gerekçeli kararını okumalı.
Adorno’dan, Frankfurt Okulu’ndan alıntılarla yazılan o gerekçeli karar bugün bir demokratik manifesto olarak imzaya açılsa bütün demokrat aydınlar altına imza atardı herhalde.
Yazının devamını okumak için tıklayın.