Geçenlerde Beşiktaş’tan bir taksiye bindik. Tam Başbakan’ın Dolmabahçe’deki ofisinin kapısından geçerken orta yaşlı taksici bir anda bize dönüp “Polonya Başbakanı’nın uçağı düşeceğine şu bizimkinin uçağı düşseydi de memleket kurtulsaydı” dedi.
Çok muhtemel tam kadro o düşen uçağın içinde olmasını isteyeceği Taraf’tan olduğumuzu öğrenmesin diye “neden” diye usulca sorduk: “Atatürk’e hakaret etti ya, bilmiyor musunuz” dedi.
Diyalogun bundan sonraki kısmı bizim için, selefi-Kemalist bir El Kaide militanına bilimin aydınlık ışığını, düşünce özgürlüğünü anlatmaya çalışan bir Voltaire gibi başlayıp, “Başbakan da insan o da yaşamayı hak ediyor” türü çaresiz bir hümanizm denemesinin ardından, tam “Sen kafayı yemişsin” kıvamına doğru ilerliyordu ki o anda şoför koltuğunda hâlâ “memleketten iki pislik temizlensin” diye her an arabayı bir kamyonun altına kırabilecek kamikaze haletiruhiyesinde birinin oturduğunu fark edip erkenden arabadan indik.
68 yaşındaki Ahmet Türk’e inen “adaletin tokmağı” şimdi de bir AKP’li bakana inince içten içe sevinenler, “açılım yaparsan olacağı bu” diye yumruk kadar kafasıyla siyasi analiz yapanlar, magandadan bir üçüncü sayfa güzeli yaratıp, o güzel, içkili arabasıyla bir bebek arabasına çarpınca da, aslında bebek arabası ona çarptı diye yazı yazacak kadar nehrin sularına kapılmış sosyoloji doçentleri.
Yazının devamını okumak için tıklayın.