Parrhesia. 10 komutanın aniden yakalandığı ateşli andıç hastalığına benzemez bu hastalık. Anında götürür. Çaresi yok. Belki hiçbir zaman bu ülkede veba, tifo, verem gibi bir salgına yol açmadı. Ama ülkenin en akıllı kafalarını tek tek aramızdan aldı.
Halk arasında bu hastalığa “boşboğazlık” da denir. Antik Yunan’dan beri ise “Hakikati söyleme hastalığı” diye biliniyor. O hastalıktan maluldü Muzaffer Şerif de. Yoksa bütün dünyanın onu bildiği ismiyle Muzafer Sherif mi demeliydim. Yok, bu soyadı kolaylık olsun diye İngilizce’ye çevrilmedi. Bizzat adın sahibi tarafından 1947 yılında “yeter artık” denerek böyle yazıldı. Bugün Google’a Muzaffer Şerif diye yazdığınızda karşınıza çıkan acı hikâyelerle, Muzafer Sherif yazdığınızda karşınıza çıkan başarı hikâyesi arasındaki fark kadar bir motivasyonla. Muzafer Sherif dünyada sosyal psikolojinin en büyük isimlerinden biri, Muzaffer Şerif ise parrhesia hastalığı yüzünden Türkiye’den kovalanmış bir yakın tarih figürüydü.
1906 yılında İzmir Ödemiş’te başlayan hayatında, 20. yüzyıl boyunca bir sosyal psikologun şahit olması gereken her şeye bizzat yaşanırken tanık oldu.
İnsan grupları arasındaki karmaşık ilişkileri çözmeye, 1919’da İzmir Yunan işgali altındayken süngülenmekten bir Yunan askerinin merhameti sayesinde kurtulunca karar verdiği söylenir.
İzmir’deki bir Amerikan okulundan Darülfünun’a devam eder hikaye. İlk başta kuruluş anlarına tanık olduğu Cumhuriyet’in heyecanına kapılır Şerif. Ziya Gökalp, gözlerini kamaştırır. Sonra yüksek lisans için gittiği Harvard’da ise 1929 kriziyle ve solla karşılaşır. Türkiye’ye döndüğünde, artık ırkçılığa bilimsel bir kılıf giydirmiş adına da antropoloji demiş hocalarını aşmış bir genç entelektüeldir. O yüzden fazla kalamaz burada. 1933’de doktora için yeniden ABD’ye döner.
Yazının devamını okumak için tıklayın.