Adama sormuşlar: “Sizin evde kararları kim verir.” Adam “Büyük kararları ben veririm, küçük kararları karım verir,” demiş. “Karınız hangi tür kararları verir,” diye sormuşlar, adam “Mesela,” demiş “hangi evde oturacağız, hangi yemek odası takımını alacağız, kaç çocuk yapacağız, işte bu gibi kararları karım verir.” “E, peki,” demişler, “sizin verdiğiniz büyük kararlar hangileri?” Vallahi,” demiş adam, “İsrail-Filistin meselesi nasıl çözülecek, İran’a nükleer araştırma izni verilsin mi, ABD Irak’tan ne zaman çıksın, işte bu tür kararları da ben veririm.”
Bülent Somay, Çokbilmiş Özne adlı son kitabında yer alan ‘Sol’ Sona Ererken adlı makalesindeki bu fıkranın 1960’lardan beri Türkiye’de solun serencamını eşsiz biçimde anlattığını söylerken sonuna kadar haklı.
Tuzla tersanesinde üç işçi daha hem de kum çuvalı muamelesi görüp kelimenin tam anlamıyla katledildi. Hem de onlarca işçi ölümünden sonra o kadar protesto gösterisine, atılmış manşete, söylenmiş nutuka, toplanmış imzaya, atılmış slogana rağmen.
Türkiye’de vicdan bu kadar mı hükümsüz, solun sesi bu kadar mı cılız diye insanın isyan edesi geliyor.
Ama bugünlerde Türkiye solunun bir kesimini Tuzla’da olan bitenden bile daha fazla öfkelendiren, yazı üstüne yazı yazdıran, bağırtan, çağırtan başka bir büyük mesele var: Liberal sol revizyonist sapmaya karşı geleneksel solculuğun sancağı nasıl gönderde tutulacak?
Şimdi, ‘bir kısım solda’; Tuzla’daki katil armatörlerden daha çok, solu kutlu devrim yolundan alıkoyan, tarihsel müttefiklerle, sorgusuz sualsiz ezberlerle, şanlı tarihleriyle aralarını açmaya çalışan bu liberal solculara kızılıyor, öfkeleniliyor.
Solun ‘büyük meselesi’ üzerine iddialı bir yazı da geçen haftaki Radikal İki’de Ertuğrul Kürkçü imzasıyla çıktı. “Org. Başbuğ’un Yeni ‘Entelektüel Blok’u” başlıklı yazıda özetle şöyle deniyordu: “Ey liberal solcular bizi yeterince demokrat olmamakla, Ergenekon ile aramıza mesafe koymamakla eleştiriyorsunuz ama bakın İlker Başbuğ da sizden. O da liberal, AB’ci, demokrat.”
Bu tezi ispat yolunda hiçbir masraftan kaçınılmamış. İlker Başbuğ’un yaptığı konuşmalardan önce Habermas, Popper, Fukuyama’ya yapılan atıflar kesilip, bağlamından koparılmış sonra da Umberto Eco’nın deyişiyle “aşırı yoruma” tâbi tutulmuş.
Kürkçü’nün yazısı Başbuğ’un 2007-2008 Kara Harp Okulu konuşmasını esas alıyor. Başbuğ o konuşmada Kürkçü’nün de söylediği gibi modernizm/postmodernizm tartışmasını kırmızı kuvvetler mavi kuvvetler kıvamında yapmakta. Tabii ki modernist kuvvetlerin komutanı olarak. Ama konuşmanın tamamını okuyunca görüyorsunuz ki tüm bu entelektüel atıflar aslında klasik resmî söylemin içine güzel görünsün, şık olsun diye serpiştirilmiş çeşniler. Başbuğ’un kafasındaki modernite tüm kurum ve kuruluşları ile Kemalizmden başka bir şey değil. Başbuğ’un postmodernitesi ise 2. Cumhuriyetçi ağızların kirli sakızı, bölücü, şeriatçı tüm kötülükleri anası, bir rejim düşmanı.
Ama derdiniz ne yapıp edip “AKP-liberal-AB-ABD-TSK uzlaşmasını ispat etmek” olunca Başbuğ’un konuşmalarından biraz taştan kazıyarak da olsa ekmek çıkabilir size. Mesela gaflet anına denk gelip Soros’un hocası Popper’dan yaptığı alıntıdan. Başbuğ’un, Popper gibi açık toplumun babası bağlamsız yaptığı alıntı “Özgürlük aşkı, onun kötüye kullanılmasının yarattığı problemleri görmemizi engellemeli” gibi bir şey olsa da bu bizi tezimizin kutlu yolunda ilerlemekten alıkoyamaz. Öyle de olmamış zaten. Kürkçü’ye göre bu klasik özgürlük karşıtı mesajı vermek için liberalizmin, Açık Toplum’un gür sesi Popper’ın seçilmesi tesadüf değil. Bunun anlamı yeni kurmay kadrosunun Soros’un desteklediği ABD’nin müstakbel demokrat başkanına bir çeşit “biz hâlâ sizin çocuklarınız” selamı.
Aşırı yorum burada da bitmiyor.
Sırada Fukuyama var. “Küçük ama etkin ve güçlü devlet” sözlerinin Başbuğ tarafından başkasından değil de Fukuyama’dan alınması da tesadüf değil Kürkçü’ye göre. Tesadüfe bakın eski neo-concu Fukuyama da bu seçimlerde demokratları destekliyor. Türkiye’de Fukuyama’ya atfın, Peter Drucker’a atıf yapmak gibi zihinsel tembellik işareti olduğunu bu şartlarda kime, nasıl anlatacaksınız?
Aşırı yorumun zirvesine ise Habermas ile ulaşıyoruz. Başbuğ’un konuşmasındaki zorlanıp Cumhuriyet gazetesinin aydınlanmacı köşe yazarına çevrilmiş Habermas, Kürkçü’nün yorumunda ise karşımıza fanatik AB’ci ve Bush’u eleştirse de ABD hegemonyasından vazgeçemeyen Avrupalı bir neo-con olarak çıkıyor. Yazıda Habermas alıntısının altında da böyle gizli bir ajanda arandığını söylemeye bilmem artık gerek var mı?
Keşke Kürkçü, dünya solunun çok yakından takip ettiği, Frankfurt Okulu’ndan bize miras 78 yaşındaki Habermas’ı böyle harcamadan önce en azından bu hafta Der Spiegel’de çıkan son yazısını okusaydı, belki bazı şeyler tanıdık gelirdi: “Avrupa’da artık söz ve yetki halka verilmeli.”
(Başbuğ’un postmoderniteye karşı bu üç ünlü düşünürle birlikte adını saydığı aslında pek de ünlü bir isim olmayan sosyolog Robert Antonio, onunla internet üzerinden yaptığım röportajda sözlerinin Başbuğ’un konuşmasında birlik ve beraberlik mesajı verilirken kullanılmasına çok kızmıştı. İlker Başbuğ’un entelektüel dünyası üzerine bir başka yazı için bkz. http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=221)